Moltke’nin Türkiye Mektupları

 Bir askerden fazlası

Aslında Moltke’nin bu sayfalarda nelerden bahsetmediğini anlatmak şüphesiz daha kolay olurdu. Öyle ki Moltke 1835-1839 yılları arasında, sadece bugünkü Türkiye sınırları içinde değil, Osmanlı İmparatorluğu hakimiyeti altındaki geniş coğrafya üstünde türlü vesileler ile yaptığı ziyaretler sırasında büyük romancılarınkini aratmayacak bir titizlikle yaptığı gözlemleri aktarırken şaşırtıcı ölçüde bonkör davranıyor. Moltke, bu zaman aralığı boyunca bir yandan kendisine geniş imtiyazlar tanıyan askeri bir sorumluluk ile İmparatorluk’ta bulundu ve bir ölçüde de bu sorumluluk gereği ve buna bağlı imtiyazlar sayesinde kısa zaman içinde kendisini okuduğumuz mektuplarında aktardığı gözlemlere götüren yollardan geçti. Moltke belki de genç bir yüzbaşı iken kaleme aldığı bu mektuplarındaki titizliği ile yakın bir gelecekte adından çok söz ettirecek sıradışı bir karakter olacağının sinyallerini veriyordu. Zira İmparatorluğun önemli kırılma noktalarından kabul edilen bir hadise olarak Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ardından, İmparatorluğun yeni bir askeri yapılanma çalışmalarında yer almak üzere görevlendirilmişti fakat yazdıklarına ve üslubuna bakılırsa alelade bir askerden çok, bir bilgeydi. Basit bir ifade ile bu genç yüzbaşı, mektupları okuyan herkesin şüphesiz katılacağı şekilde,, denizcilikten doğaya, hayvancılıktan ev ve aile yaşamına, kadınlardan gündelik saray pratiklerine, mimariden iklimlere, coğrafyadan toplumsal fay hatlarına, mevcut çatışma ve ayrışmalardan sınıfsal çözümlemelere, savaş stratejilerinden entelektüel tarih bilgisine varıncaya dek ve üstelik geçiştirmeden, zengin bir dil, güçlü betimlemeler ile askeri bir eğitmenden çok büyük bir sanatçı portresi çiziyor.

 Tarafsız tarih

Resmi tarihin cetveli, askeri üslubun raporcu doğası, edebiyatın kurgusallığı ve belgeselciliğin duygudan çoğu kez uzaklığı düşünülünce bu metnin bulunduğu yeri hepsinin ötesinde, daha ayrıksı bir toplam içinde değerlendirmek gerekecektir. Ve bu cümlelerin de öylesine bir övgü olarak değil, çağımızın isimlerinden biri olan olan dezenformasyon karşısında  tarafsız bir bölgeye samimi bir işaret olduğu şeklinde değerlendirilmesi daha yerinde olacaktır. Öte yandan, Moltke’nin Mektupları’nın Almanca özgün başlığı ‘Unter dem Halbmond’. Almanların ay yıldızlı bayraktan bahsederken kullandıkları ve esasen yarım ay anlamına gelen Halbmond‘un, burada Osmanlı İmparatorluğunu temsil ettiğini anlamak güç değil ve belki de bu satırlar için daha iyi bir başlık bulunamazdı. Bu başlık, bugün en az Moltke’nin bundan 200 yıl kadar öncesinden aktardığı kadar yakıcı olmaya devam eden bazı siyasi çatışmaların tarihine de bu açıdan bir kapsam getiriyor. Çünkü Amasya, Tokat, Samsun, Karadeniz, Toroslar, Malatya, Sivas, Maraş, Diyarbakır ve Cizre’ye uzanan bir coğrafyada yüz yıllara  varan ayrışmaların ifadesini, herşeyi açıklıkla yazmış bir kalemden okumak nerden bakılsa beyhude olmayan bir okur faaliyeti olacaktır.

Başşehir İstanbul

Moltke, mektupları boyunca Anadolu’yu tüm yüksek gözlem gücü ile ne kadar aktarmışsa da, hiçbir yeri ‘Başşehir İstanbul’ kadar detaylı bir şekilde izlemeyiz. Nihai olarak kendisinden istenenin İstanbul’un haritasını çıkartmak olduğu da düşünülürse, aslında yaptığı şey plançete ile bir mühendislik çalışması yapmanın çok ötesinde bir yerdedir. Çünkü İstanbul’un su gurmeleri gibi nitelikli bir konuya eğilmek, işinde ne kadar başarılı bir kimse olursa olsun, hiçbir zaman asli işine memur birinden beklenecek şeyler içinde olmayacaktır.

“Bahçelerinde nar ve defne ağaçları”
1835 yılının 23 Kasım tarihinde yazdığı “İstanbul’dan Boğaziçi’ni geçerek Büyükdere’ye yolculuk” mektubundan: “… Hızlı akıntı yüzünden kayıklar Boğazdan yukarı çıkarken Avrupa yakasına iyice sokuluyorlar. Biz de dalgaların yaladığı yazlık evlerin (yalı) köşesini bucağını zevkle gözden geçirdik. Pencereler kamış kafeslerle örtülü. Bahçeleri defne ve nar ağaçları gölgelendiriyor, sayısız çiçek saksıları süslüyor. Bol bol açmış güller gelen geçene, bahçe duvarlarının parmaklıklı pencerelerinden gülüyor, yunusbalıkları da kayığın yanı başında, durgun su yüzünden soluyarak sıçraşıyor. Boğaziçi’nin her iki kıyısında bir ev birini, bir köy ötekini takip ediyor ve hepsi birden, İstanbul’dan Büyükdere’ye kadar olan üç millik mesafede, zarif köy evleri ve hükümdar sarayları, balıkçı kulübeleri, camiler, kahveler, eski saraylar ve şirin köşklerden upuzun bir şehir teşkil ediyor.
İngiltere ve Fransa sefirlerinin oturduğu Tarabya’nın yeri çok güzeldir. Tarabya, Boğaziçi’nin buradan sonra kayalık ve işlenmemiş olan dağ sırtları arasından Karadeniz’e bakar. Solda geniş bir koyda Büyükdere’nin evleriyle Avusturya, Rusya, Prusya ve başka sefarethanelerin konakları sıralanır.”

Eylül 2016, Milliyet Kitap
http://www.milliyetsanat.com/kitap/kitap-tanitimlari/bir-askerden-fazlasi/744

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s