Gündüz Vassaf

Son kitap bir derleme. Hayli eski görüşleriniz de var. Çok sular aktı memleketin altından. Şimdi nasıl hala umutlu olacağız, bu edilgenlikten nasıl çıkacağız? Ne yapabiliriz? Şikayetsizliği nasıl sürdüreceğiz? Gerçekçilik ile kötümserlik arasındaki çizgi hayli inceldi.

Şimdi bir defa ne yapabilirz diye çırpınan, kendisini sorgulayan o kadar çok insan var ki bence, bu kitabın sırf adı, kapağı olsa ve içi boş olsaydı, bu kitap gene satın alınırdı bence. İçi boş olsa açar bakardı insanlar buna. Mesela uzun yıllar Sovyetler Birliğinde bu ne yapabilirim çırpınması, vicdan yoklaması, rüye kurması veya Mao’nun Çin’inde yani herhangi bir Totaliter düzende yoktu. Artık sistemin alışılmışlığı içinde şaz tatiline nerde gidebilirim, birinin beni ispiyonlamaması için nasıl gidebilirim, çocuklarım şu üniversitelerde okuması için ne yapabilirim nasıls destek olabilirim gibi günlük yaşamın kaygıları vardı çünkü sistem kabul edilmişti. Amerika’da da keza bugün öyle Totaliter bir sistem olmasa da düzen kurulmuştur. Gerçi şimdi Amerika da çırpınmaya başladı ‘ne yapabiliriz?’ diye. Sanders onun bir örneği belki. Ama Trump da onun bir örneği çünkü sistem bence Weimar Almanya’sını hatırlatıyor bana şimdi. Yani merkez çöktü, her ne kadar Sanders’ın sosyal demokrasisi o dönemin Alman sosyal demokratları kadar zengin, yaygın, kuvvetli değilse de Amerika için birisinin çıkıp sosyalistim demesi o düzeni çok temelden sarsan, sorgulayan bir şey keza Trump da. Yani toplumlar bir dönüşüme gebe, bu da zaten bir çöküşün belirtisi. Syriza, İspanya’da Podemos… Heryerde bir takım hareketler çıkıyor. Bu güç var, bu gücü görüyoruz. Avrupa’daki aşırı sağ akımlara bile giden oylar sistemin çöktüğünün belirtisi. Sağın güçlendiğinin belirtisinden çok, çünkü büyük bir ideolojiyle gelmiyorlar, işte göçmen düşmanlığıyla geliyorlar, yabancı düşmanlığıyla geliyor ya da bayrağımız, kültürümüz, değerlerimiz, dinimiz diyerek ulusalcılığı hortlatıyorlar tekrar. Bu eski değerler gençlere hitap etmiyor. Gençliğimde ben bir Fransız’ın bir Alman’ın, bir İngiliz’in, bir Amerikalı’nın el yazısını ayırt edebilirdim, sadece ben değil, hepimiz, mektuplar farklıydı. Yani o kadar kuvvetliydi ulus aidiyetler. Bilinçli olmasa bile siniyordu içimize. Fransız da Alman’ı el yazısından ayırt edebiliyordu. Bir 68’in blue jean’i çıktı, Rock kuşağının iç çamaşırını t-shirt olarak dışarıya giymemiz çıktı benzeşmeye başladık. Yani küresel bir kıyafetimiz oldu, müzik dolaştı ve saire… Bunlar hep sistemin çöktüğünün belirtisi. Yani umut derken, ben iyimser demiyorum da, gerçekçi iyimserlik diyorum buna.

Sadece geçtiğimiz 1 yıl vadesinde bile iyimser gerçekçi olmamızın önünde engel bir dizi somut hadise, bir dolu çatı travma söz konusu. Bu  travmalar da sanki sadece bir kesimin omuzlarında taşınıyor. Bir kesimin de sanki pek umrunda değil. Ne yapabiliriz sorusunu tarihsel bir bağlamdan biraz daha yakınlaştırıp, yakın geçmişimizi ile ele alabilir miyiz?

Bence kendimizi abartıyoruz. Günümüzü abartıyoruz. Çünkü evet gözümüzün önünde arkadaşımız öldürülüyor, işkenceler yapılıyor, bombalar patlıyor, kan görüyorsunuz. Onun için zama ve mekan olarak içindeyiz, gözümüzün önünde. Ama tarihteki başka vahşetler ya da günümüzde başka ülkelerde olan vahşetler de o kadar yakın aslında bize, konu olarak yakın, insanların başına gelen ve getirilenlerin yaptığı açısından yakın. Ancak o mesafeyi alabilirsek, vicdanı yaşatarak, isyanı yaşatarak, ama o isyan tarih boyu zaten olup bitenlere ve dünyaya genel isyanımız sade bugüne değil, yani tarihi perspektif içinde önce ne kadar ufak olduğumuzu görebilirsek, ne kadar geçici olduğumuzu görebilirsek, günümüze bakmamız çok daha sağlıklı olabilecek diye düşünüyorum çünkü isyanla, kendimizi harap etmekle tepki göstermeyeceğiz, yani oyunun dışına çıkıp ‘bu kadar denedik olmadı, o zaman ben gidip Çince öğreneyim, belki gidip Çin’de bir iş bulurum, bahçecilik yapayım, Voltaire’in Candide’i gibi bostanlarda bir şey yetiştireyim’ konumu yerine angaje olmaya, günü yaşamaya ve gün içinde ne yababilirim demeye hazırlıklı olacağız.

Candide aslında tam bir iyimserlik timsali fakat biz ona benziyor muyuz? Biz dışardan şikayetlenen taraf mıyız yoksa başka bir şey mi?

Şöyle iyimserler var mesela: ‘bir Ege kasabasına giderim orada bir çiftlikte çalışırım ya da bir köpek çiftliğinde köpekleri temizlerim, doğa içinde sağılıklı bir şekilde yaşarım, bu mikroptan uzak kalmış olurum.’ Ve bu sağlıktır bence.. Candide’deki sağlıktır. Yani nasıl bir ordunun askerleği idman yapıyor, engelleri atlıyor, suda yüzüyor, gerilla eğitimi görüyorsa, bizim de idmanımızı –idmansa, ki yaşam coşkusu idman olmamalı, ama idmansa- bu olmalı zaten. Sağlıklı kalmanın yollarını aramak olmalı çünkü hakikaten ekstrem uçta oluyor herşey. Zatin modern hayat bu, üç saat trafikte sıkışmanın, tanımadığınız insanlarla bir dakikalık ilişkiler kurmanın zaten getirdiği bir duygu boşalması var, anonimleşme var, yabancılaşma var -başkalarına ve kendimize-, bütün bunlar varken üstüne bir de bunların binmesi, düzenin bu Friedman ekonomisinden beri daha adaletsiz olması, demokrasi denilen şeyin her ülkede sorgulanır olması, üstüne katliamlar bombalar, tarihin de yok edilmesi, Mezopotamya’nın yok edilmesi, artık Bağdat’ın yok olması, bunlar kolay kaldırılacak şeyler değil, çok baskı altındayız ama onu kaldırmanın ilk yolu sağlıklı kalmak. Sağlıklı kalabilelim ki o değiyim alanları bizi çağırdıkça gidebilelim yoksa ‘ben hiç bir işe yaramıyorum, artık hiç bir şeyi değiştiremeyiz’i düşününce en büyük silahı, düzenin eline vermiş oluyoruz.

Kaçmak sağlıklı olan mı yani?

Kaçmak diye bakmıyorum ama kaçmak da olsa gene sağlıklı. Hatta vur patlasın çal oynasın olsa, meyhanelere gidip içmek olsa, şikayet etmek yerine gene sağlıklı. Çünkü vur patlasın da bir yere kadar gidiyor, ondan sonra insan yine uyanıyor. Her insanın bir vicdanı var, çocukluktan gelen, ırsi, kalıtımsal olarak haklıdan yana bir yanımız var. Çocuk hep haklıdan yana, haksızlığa karşı. Bulaşmamakla, şikayet etmemekle onu korumuş oluyorsunuz, bir bağışıklık sistemi kurmuş oluyorsunuz. Yani meyhanelerde mesela Sebahattin Ali’nin ‘Aldırma gönül’ünü, adam ne hallerde söylemiş, meyhanelerde göbek atarak söylüyoruz. Ve bu kuvvetli bir şey. ‘Düzene de aldırma’ demek aynı zamanda. Bu bağışıklığı kurmak lazım. Bir salgın hastalık var şu arda. Şiddetin salgı hastalığı var, modernizasyonun var, savaşların var, savaş dilinin dilimizi etkilemesinin var, çok güç bir dönemden geçiyor türümüz.

Şiddet fotoğrafları?

Duyarsız hale geldik çünkü. Bedeni kıyıya sürüklenen çocuk, Aylan vicdanı harekete geçirdi çünkü, delik deşik vücutlara, asılmalara, Saddam’ın ipten gitmesine Kaddafi’nın ırzına geçilmesine, çok şey alıştık ve bu alışılmadık bir fotoğraftı. Kan yoktu. Su içnide ufacık bir çocuk. Duyarsızlaşıyoruz birdenbire. Ben bir ara, 16 yaşındayken bir akıl hastanesinde çalıştım.

 ‘İnsan orada nasıl hasta olmaz’ dediğiniz yer.

Evet akıl hastanesi daha da hasta yapıyor insanı. Amerika’da İşe alıştırmak için devlet hastanesinin geriatrik kısma verdiler. 19. ya da 18. Yüzyılı anlatan filmlerde gördüğünüz en kötü sahneler gibi, 80-90 kişi, kadın erkek aynı koğuşta, yaş ortalaması 75 gibi, yarı çıplak, bütün alemle herşeyden kopmuş gitmişler, 20-30 yıldır belki böyle bir koğuştalar, dış dünya ile bağlantı sıfır, yemeğini yiyen yiyor, yemeyen yemiyor, döküyor, yaş itibarıyla zaten ölüyorlar, yani hastane orda onları bir depoda tutuyor gibi, dışkıları içindeler, aklınıza gelebilecek herşey… Düzüşmeler, düzüşme gayretleri… İlk gün, 16 yaşında, yaz günü, yaz işi… ‘İmkansız’ dedim, ‘ben burada duramayacağım’… Kaçmak istedim ama bir şey oldu 15 dakika geçti, başka bir şey oldu gün geçti. Neyse tahmin edebileceğiniz gibi üçüncü gün o kadar alışmıştım ki, üç gün yetti, bir köşede katatonik denilen, aynı hareketi tekrarlayan bir adam vardı, diğer bir köşede de Hitler gibi konuşan birisi. İkisi de kopuk heryerden. Aldım ikisini birleştirdim, bir anlam vermeye çalıştım. O karar alıştım ki, bir anlam verme oyunu bile oynadım yani. İkisi yan yana gelince birisi devamlı başını sallıyor, diğeri de konuşuyor. Uzaktan bakan birisi, birisi konuşuyor, birisi dinliyor diye anlayacak. Yani o düzene alıştım ve o düzen içinde daha da düzen yapmaya çalıştım. Çabuk alışıyoruz.

Siz de hastalandınız yani?

Düzeni benimsedim, düzenin bir parçası oldum. Ben de hasta oldum, düzen hasta zaten. Düzeni benimseyerek ben de hasta oldum. Halbuki öyle bir koğuşun, hastanenin olmaması lazım. Bu kadar işsiz var Amerika’da. On saatlik eğitimden sonra her kişiye bir danışman verseniz bambaşka bir dünya olabilir. Yani düzen hasta ben de hastalığın içinde düzenle oynuyorum.

Peki insan bu ülkede nasıl hasta olmaz? Bu şikayet etmek midir?

Şikayet etmek düzeni ciddiye almak demektir. Edilgenliği de kabul etmek demektir şikayet. Onun için şikayet eden varsa sustur, denizden, Fenerbahçe’den, denizden, buluttan, dalgadan konuşun, uzaydaki gelişmelerden konuşun. Ki düzenin oyununu oynamayalım. Şöyle bir şey, Stalin döneminde, zaten Moskova’da fazla telefon yok ama herkes telefonunun dinlendiğini biliyor, onun için de telefonda pek bir şey konuşmuyorlar yahut kodlu konuşuyorlar ama kodlu konuşulursa da korlu konuştukları anlaşılacak onun için sokakta buluşuyorlar. Sonradan anlaşılıyor ki, galiba Yeltsin zamanında, yüz tane telefon varsa beşi dinleniyor. Ama sistem, düzen hepsi dinleniyor lafının yayılmasını istiyor, ben de yayıyorum zaten. Aman dikkat diyorum, bizim Türkiye’de yaptığımız gibi, dışarda bir yerde konuşalım, şimdi bunu konuşmayalım diyorum. Yani düzenin gücünü güçlendirmiş oluyoruz. Düzen zaten bunu yapmak istiyor. Hatta ajan provakatör koyar ‘herkesin telefonu dinleniyor’ diye. İstediği bu çünkü. Yani kendisini olduğundan güçlü göstermek, seni de o güç önünde saçma sapan gidip bahçe köşesinde, daha da korku konumuna itmek. Geçenlerde Guardian’da bir haber çıkmış, ‘Putin herkesin sosyal medyasını takip ediyor’ diye, Putin’in havuz basını da bu haberi alıp kendisi yayıyor Rusya’da ki herkes okunduğun, dinlendiğini, izlendiğini zannetsin. Yani bu şiddet fotoğrafları, haberleri, şunu yapıyorlar, nefesini dinliyorlar… Biz bunları yaydıkça ve bunlara inandıkça… Hiç bir devlet bu kadar güçlü olamaz. Hepimizi dinlemek için hepimiz kadar insan lazım buna.

Umut tarifi yapıyorsunuz. 

Çocuğun annesinden, babasından özgürleşmesinin bence bir ifadesi artık tepki göstermesi. Bir döneme kadar tepki gösteriyor. Ama bağımsızlaşınca ‘evet anladım seni, peki’ diyor ama artık o tepkiyi göstermiyor, kaale almıyor, sivrisinek vızıltısı oluyor. Artık o bir bağımsızlık. Tepkisellik, çocuk kalmamız.

Tepkisellik bir diyalog değil mi?

Pek diyalog de değil. O senin ayağına basıyor, sen de ayağımı acıttın diyorsun.

Dememek mi lazım?

E demesen de olur çünkü ayağımı acıttın demek pek bir şey değiştirmiyor. Edilgenlik bu. Yani ayağımı çekmem daha iyi. Kerdi alanlarımı yaratayım. Onu da yaratmak çok güç değil. Bu dünyada bin kat daha kolay. Milyonluk şehirlerde yaşıyoruz. Buluşmak, dolaşmak, tanışmak çok daha kolay.

Bu bir reçete mi?

Aman haddim değil reçete yapmayın. Temerküz kamplarında yaşayan Adorno,  2. Dünya savaşından sonra artık şiir yazılamaz diyor. Ulan bu ne bencillik? Yani senin yaşadığın dönemde bu felaket oldu diye, dünyanın sonu geldi, şiiri öldürüyor adam. Homeros’tan, Gılgamış’tan başlayan şiiri öldürüyor artık kimse şair olamaz diye. Bencilliğin daniskası. Şiir bizim ruhumuz canlılığımız bir kültür.

Siz de şiir öldü diyorsunuz?

Öldü. Böyle laflarla öldü. Ben bunu söyleyerek canlandırmak istiyorum şiiri. Bir tespitte bulunuyorum.

Podemos, Syriza.. Gezi bunun tam karşılığı değil. Bizde bir karşılık bulmak mümkün mü?

 Çok zor formüllere sokmak ve benzerlikler bulmak çünkü bunlar düzenden çıkan mutasyonlar. Kimisi tutacak ve bir ana akım olacak kimisi de tutmayacak ama Gezi tutmadı diyemem. Yani dönüşüp daha farklı mutasyonlara yol açma potansiyeli şüphesiz ki var, hala. Çünkü hala Gezi’yi konuşuyoruz. Yani adını unutmadık. 

Gezi’den artık biraz olumsuz bahsediyoruz. Sokağa çıkmamak kendini korumak olduğu gibi biraz kırgınlıkla da ifade edilebiliyor. Sanki olup bitenlere tepki vermekte geç kaldık. Gezi’nin bu potansiyelini nerden biliyoruz? 

İnancımdan. Genel tarih içinde, türümüzün tarihi içinde bu doğrultuyu gördüğümden. Yani Gezi tipi hareketler, hep söylediğimiz gibi dikey değil yatay, marş yok şarkı var, hepsi türümüzde ilk defa. Tarım toplumunda yok da

, modernden itibaren ilk defa. İlk defa. Müthiş bir şey bu. İnanılmayacak bir gelişme bu. Atom bombası neyse insanın dünyayı yıkabilmesinde. Sistemden bu denli özgürleşebilmemiz de o kadar büyük bence türümüzün sosyal, toplumsal gelişmesinde.

O zaman klasik örgütlerin tarihsel gelişiminden beklenebilecekleri bundan beklememek mi gerekiyor?

Asla. Henüz doğmuş bir şey bu. Bu kadar başında daha. Onu yargılamanın tersine, öp başının üstüne koy. Böyle birşey çıktığı için mutlu olmalıyız. Kutlanacak bir şey hala. Yani falanca ölümleri anıyoruz, üç yol beş yıl sonra unutuyoruz. Ama Gezi birbayram olarak anılmalı. Onu yapmıyoruz. Bak devlet 15 Temmuz’u hemen bir hafta içinde, belki 50 yıl sürecek belki 2 yıl sürecek bir bayram yaptılar. E Gezi de bayram olmalı, ille devlet mi bayram ilan edecek, ben kendi bayramımı kutlayamam mı, sevdiğim, inandığım şeyi. (Güvenpark’ta) Ethemi’in yerinde buluşmak yerine, Ethem’i anmak yerine, Gezi’yi kutlayamam mı? Biz kutlamak değil bilakis ‘Gezi öldü’ diyoruz.

Gezi’nin coşkusunu ve inancını yitirenler için ne söylerdiniz?

Sizin son 1 yılda yaşadıklarınız, yani birebir tanık olduklarınız, benim 70 yılda yaşadıklarımdan fazla. Şaka maka değil ordan çıkabilmek, hala sulun tadını alabilmek. Nekahat dönemindesiniz. Çünkü iş yapıyorsunuz, çalışıyorsunuz, bir yere kadar iştahınız var. Hayattasınız. Türkiye’de genel kültür zaten şikayet ve ağlamak üzerine kurulu. Saraybosna da çok şey yaşadı, onlarda hiç olmazsa kara mizah var, gülüyorlar. Bizde o yok, ne kara mizahı var ne gülmesi var, ah vah ah vah, ağıt var, onun için bizde felaketlere olan tepkimiz daha ağır daha sağlıksız geçiyor.

Sosyal medya için ‘Yeni ipek yolu’ diyorsunuz. 15 Temmuz için de ‘WhatsApp darbesini Facetime müdahalesi engelledi’ dendi. Sosyal medyanın bu veçhesi için ne söylersiniz?

Bir defa bu darbe mi değil mi hala tartışıyoruz. 27 Mayıs’ı ya da Sovyet Devrimini –o da bir darbe çünkü- Fransız Devirimi falan hepsi darbe, bunu anlayamadık daha. Anladıklarını iddia edenler var belki ama uzman gibi konuşan kişiler bile ‘ya bunu anlayamadım’ diyor. Anladığını söyleyen bir tek iktidar. Onun için bunu başka şeylere benzetemem. Yani darbe mi değil mi? Darbe tabi ama nedir? Çok soru işaretleri var. Halkın engellemesi de soru işareti. Gerçekten öyle oldu mu olmadı mı? Zaten bitmişti de ondan sonra mı üç tank durduruldu? Kimse çıkmasaydı, o üç tank durdurulmasaydı ve köprüyü geçselerdi nereye gideceklerdi o tanklar? Yani belki darbe bitmişti zaten. Belki başladığı anda bitmişti. Durdurduk tankları, peki. Durdurmasaydık ne olacaktı? Darbe mi olacaktı? Kaç tane tanktan bahsediyoruz? 500 tank mı Türkiye’de darbe yapacaktı, sanmıyorum.

Gezi sürecinde sosyal medyanın reddedilip bu süreçte sahiplenilmesi?

Herkes kullanacak, bir kısmını ayırt edeceğiz. Her ne kadar sosyal medyayı eski değerleri ayakta tutmak için kullansalar da bir çırpınışın ifadesi bu. İktidarların dinleri kullanmaları, tarihin kıvılcımlarında ateş aramak. İstatistik olarak dinler bitti. Son çırpınışlar. Beni asıl üzen, ürküten insanların vicdan sanayiinin bir parçası olması. Sarajevo’da bir film festivalindeydim geçen gün. Bildiğimiz şeyler hep, kime kimin ne yaptığı önemli değil ama. Filmi tartışıyorduk arkadaşımla. Kendilerini suçlu hissetmişler, bu kadarını bilmiyorduk, bilmeliydik diye. Ya da Laos mesele Amerikalılar bilmedi. Yani o filmden çıkan duydu, kötü insanlar var, kötülük yaptılar, Milosevic falan. Ve ben çıkıyorum, onların kötülük yaptığından değil, yapılan kötülüğü bilmediğimden, kendimi kötü hissediyorum. İkinci derecede öldürüyorum kendimi. Öyle film yapacağına, üç kiyi de direnmiştir, beş kişi de direnmiştir, onu göster bana. Kötülük olduğunu biliyoruz, ben direnen, kendisini koruyabilen insanı, nasıl koruduğunu görmek istiyorum. İlk yardım çantası istiyorum, şuraya merhem sürebilirsin diye.

Gezi ve 15 Temmuz empatisi?

Ben Doğu’da bir Kürt genci olsam, bunları yaşadıktan sonra herhalde ‘bu Gezi mezi de palavraymış kardeşim, ben bunları  yaşadım, burjuva çocukları İstanbul’da ağaç için falan, gerisi onların dünyası değil’ derdim. Ama bu hep kendimizi azcık da abartmamızdan. Şu hikaye gibi, Ankara’da bir Filistin folklor ekibi var, o gün 11 Eylül, Allende devrilmiş, Allende’yi tanımıyorlar, dünyanın bir numaralı davası kendi davaları, bana ne gerisinden, onlar futbol oynar samba yapar, biliyorlarsa en fazla onu biliyorlardır. Yani yalnızlığımızı abartmamamız lazım, başkasının kalleş olduğundan, bencil olduğundan falan değil, o da başka yük altında, başka acı altında. Bütün acılara karşı, Aslı 10 yıl kalsa hapiste, 4 nöbet daha tutulur, Pınar Selek hikayesi nasıl bitti, bu da biter. O kadar geçiciyiz. Bazı acılar çekilecek kaçınılmaz olarak, yürürken karıncalara bastığımız gibi, karınca olduğumuzu kabul etmek lazım. Harıl harıl çalışırken bir amaca giderken karıncalar,  bir insan geçiyor hop diye on bin tanesini öldürüyor belki, biz de azıcık karıncayız. Ama devam edeceğiz işte, o yaşama işine devam edeveğiz. Karınca vazgeçmiyor yuvasını yapmaktan, biz niye vazgeçelim?

Yaşar Kemal, Vedat Türkali.. Onlara veda bazı iyiliklere veda gibi hissetmiyor musunuz siz de? 

Yazdıkları şöyle bir gözümün önünden geçiverdi. Yaşar Kemal o dörtlüsünde, her zamanki gibi insanın insana yaptığı ne felaketler olursa, bir doğa fışkırıyor, bey sayfa doğayı anlatıyor, sonra iki sayfa Mehmed’in katlini anlatıyor. Yani 20. Yüzyıl insanına doğayı getirdi tekrar, çoğu insan da sıkılarak okuyor belki. Çünkü modernlikte doğa o kadar önemli değildi ama bir elli yıl sonra Yaşar Kemal okunsa, bu sefer modern insanın bilincine doğayı getirdi diyeceğiz belki. Bu anlamda çok müspet bir şey getirdi bize. Barışı görmedi belki ama başka bir dünya barışını getirdi. Bitkilerle, hayvanlarla, sincaplarla birlikte yaşamanın, onları can olarak takdir etmemin duyarlılığını getirdi, getiriyor. Daha da getireceğine inanıyorum. İyileşmenin bir yolu bu. Bazı şeyler bitti zannediliyor, ama ondan sonra bir yüz yıl sonra falan asıl bu ilkmiş gibi bir şey var Yaşar Kemal’de.

Vedat Bey.. İngiltere’de bir ara beraberdik. Kızı Deniz’e şöyle yazdım: hem dost bildiğini hen düşman bildiğini bağrına bastı. Onda da bir kabul var. Düşman diye bakmıyor, belki eleştiriyor, kızıyor ama bağrına basabilen bir insan. Halbuki çoğu solcuda ‘onlar düşmandı’…

Steven Pinker diye bir psikolog var, eleştirenler de var ama… Saldırganlığın, tarım toplumundan bu yana, özellikle de Avrupa’da istatistiklerin tutulduğu 17. yüzyıldan bu yana nasıl azaldığını anlatıyor. Çok daha güvenli bir dünyada yaşıyoruz. 17. yüzyıl Avrupa’da öldürülme ihtimalimiz 10 üzerinden 6 idiyse, şimdi 1 belki. Türümüz çok daha saldırgan olabileceği koşullarda, daha çok silah var, şehirler saldırganlığı üretiyor, anonimlikte geriliyoruz, sinirleniyoruz ve çok daha az saldırganız, müthiş bir yumuşama var türümüzde. Barış geldi zaten yani. Müthiş bir barış çizgisi, daha az saldırganlık, daha çok tahammül, daha çok birbirimizi kabul var. Çok çabuk unutuluyor böyle şeyler.

Ben, bilhassa Cehenneme Övgü, sizin kitaplarınızı Cioran ve Caraco gibi karanlık kitaplardan saydım. Fakat söyleşirken bu karanlığı, kötümserliği göremiyorum? 

Cehenneme Övgü’de yazdıklarım bir yaşam sevgisinden kaynaklanıyordu. Demek hissedilmedi. Yani biz öyleyiz demek, öyle olmamalıyız demek temelde. Ben ‘öyle olmamalıyız’ için o tespitleri hissetmişim. Bir deyim: ‘optimism of the will, pessimism of the intellect’. Yani iradenin iyimserliği, düşüncenin kötümserliği. Kötümser bakıyoruz, eleştiriyoruz daha iyi olsun diye ama irademizde iyimseriz. Ama ben kendime iyimser gerçekçi demeye başladım.

 

  • 19 Eylül 2016 tarihinde BirGün’de yayımlanmış röportajın tamamıdır.

http://www.birgun.net/haber-detay/toplumsal-gelisme-ozgurlesme-ile-mumkundur-128525.html

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s