Nazi Rejiminin İnşası

Nazi Rejiminin İnşası [1]
p02mm0pd

 

1 Şubat 1933te dönemin Cumhurbaşkanı Hindenurg, Hitler’in seçin talebin onayladı. Hemen ardından Hitler, “Komünist terör faaliyetlerini” menzile alan bir kararnemeyi gündeme getirdi. “Alman Halkının Korunmasına Yönelik Kararname” (Decree for the Protection of the German People) Cumhurbaşkanı onayıyla 4 Şubat 1933 tarihinde İçişleri Bakanı Wilhelm Frick’e (1877-1946) gösteri ve yürüyüşleri yasaklamak ve kamu düzeni güvenliği açısından ‘tehlikeli’ olduğu iddia edilen yayınları sindirmek için yerel polis ile çalışma imkânı sağladı.  Ayrıca, Frick’in bakanlığı ve polise önemli bölgelerde grevleri yasaklama yetkisi de verildi. Bunun yanı sıra, yasaklı faaliyetler hakkında bilgisi olan fakat bunu yetkililere bildirmeyenlerin de gözaltına alınabileceği, genişletilmiş gözaltı yetkisi de verildi.  ‘Alman Halkının Korunmasına Yönelik’ kararname sonuç olarak iktidara seçim gününe kadar Komünist ve Sosyal Demokrat adayları yakalama ve muhalif kampanyaları felç etme imkânı tanıdı.

8 Şubat 1933 tarihli kabine toplantısında Hitler ‘yeniden silahlanma’  planını açıkladı. Hindenburg tarafından atanan Savunma Bakanı Werner von Blomberg (1878-1946) hemen duruma müdahil olup Alman ordusunun mevcut durumunda, yeniden silahlanmanın mutlak öncelik olduğunu ifade etti. İktidar ancak bu hallolduğu zaman diğer amaçlarına yönelebilecekti. Bu toplantının tutanakları yeni Başbakan ile Alman ordusu arasında bir mutabakat anlaşması olduğunu gösterir türden. Dahası, Hitler kendinden öncekilerden çok daha uzun süre Başbakan kalmaya niyetliydi , iktidara geldiğinin ilk haftasında Almanya’yı yeniden silahlandırma planını hayata geçirmeye başlamıştı.

Genel olarak geniş Alman iş dünyası bir önceki seçimlerde Nazi’lere belirgin bir destek vermemişti. Fakat Hitler ise durumu değiştirmeyi umuyordu. 20 Şubat 1933 tarihinde Hermann Göring (1893-1946) Almanya’nın önde gelen yirmi kadar sanayicisi ve finansörü ile gizli bir toplantı gerçekleştirdi. Donanımlı bir 1. Dünya Savaş pilotu ve tam bir hedonist olan Göring, gösterişsiz Avusturyalılığı, hantal üslupçuluğu ve demagojik yapısıyla, önde gelen iş dünyası elitlerini endişelendiren Hitler’den daha sıkı ilişkiler peşindeydi. Aynı gün 1923-1930 yılları arasında Reichsbank başında bulunan Dr. Hjalmar Schacht de (1877-1970) ordaydı. Siyasi yelpazenin ortalarında kendisine bir yer tutmuş olan Schacht 1920’lerin sonuna doğru sağa kaymaya başlamıştı. Hitler’in iktidara geldiği tarihe kadar zaten Nazilerle uzun süredir flörtleşiyordu. Haliyle Schacht’in de toplantıda bulunması iş dünyasını cesaretlendirdi, rahatlattı. Schacht böylece iktidarın seçim kampanyası için finansal destek ve bağış toplamayı başardı. Schacht sonra ki ay Reichsbank’ın başındaki görevine yeniden atandı, bu defa yeni Nazi rejimi altında.

27 Şubat 1933 tarihinde Reichstag (Parlamento) binası yakıldı. Kundaklayanın akıl sağlığı şüpheli genç bir Hollandalı komünist olan Marinus van der Lubbe (1909-1934) olduğu iddia edildi; olay yerinde yakalanmış, sonra ki yıl idam edilmişti. Yüksek rütbeli Nazi yetkilileri derhal – ve mantıksızca – yangını iktidarı devirmek için inkârı imkânsız bir Komünist komplosunun kanıtı olarak yorumladılar. Daha sonra Dresden’da hoca olacak olan Victor Klemperer (1881-1960), anılarında olayı şöyle anar: “Kimsenin bir Nazi tezgâhı dururken olayı Komünist faillerin yaptığına inanacağını sanmıyorum”. O gece olanların ikna edici ve detaylı bir dökümünü daha sonra dönemin Gestapo şefi Rudolf Diels hazırladı. 1949 tarihli otobiyografisinde Diels, Marinus van der Lubbe’yi ikna edici bir biçimde tek kundakçı olarak tarif eder.

Olayı çalışan tarihçiler arasında artık Lubbe’nin olaydan tek başına sorumlu olduğu yönünde bir ortak kanı söz konusu. Reichstag yangınına karşılık olarak, Wilhelm Frick iktidara daha geniş polis yetkileri veren geçici bir yasa taslağı hazırladı. “Halkın ve Devletin Korunması Kararnamesi” (Decree of the Reich President for the Protection of the People and State), 28 Şubat 1933’te onaylanmasının ardından, Anayasa ile güvence altına alınmış olan ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, gösteri ve yürüyüş hakkı, posta ve telefon iletişiminde gizlilik ikinci bir emre kadar askıya alındı. Ev aramaları ve mal, mülk müsadereleri kolaylaştırıldı. Kişisel hak ve özgürlükler kısıtlandı, hükümet kişileri mahkeme olmaksızın fakat aşağı yukarı meşru temelde tutuklama yetkisi aldı. Sonuç olarak, şayet (yetkili) bir kişi bile düzen ve güvenliğin tesisi konusunda uygun önlemleri almamış ise Reich hükümeti, devletin polis gücünü ve iç hizmetini devralıp doğrudan eyleme geçebilecekti. Kişisel özgürlükleri tahribe ek olarak, aynı zamanda Reichstag Yangını Kararnamesi olarak da bilinen bu kararname, Almanya federal sisteminde merkezi ve eyalet hükümetleri arasındaki ilişkiyi düzenleyen eski Anayasal denge ve kontrol sisteminden kalıp kalan ne varsa yok etti. Reichstag Yangını Kararnamesi ile birlikte Hindenburg’un bu kararnameyi de imzalaması Nazilere muhaliflerini savurmak için devasa bir ortam yarattı. Kararnameler sonradan uzun vadeli önlemler olarak kaldı, öyle ki Üçüncü Reich’ın 12 yıllık iktidarı boyunca kaldırılmadı. 5 Mart 1933 seçimleri, Nazilere daha büyük bir çoğunluk getirdi: 43,9 oranında oy ve Parlamentoda 288 koltuk. Koalisyon ortakları Alman Ulusal Halk Partisi (DNVP) (nerdeyse %8) ile beraber artık küçük bir farkla da olsa çoğunluk onlarındı. Fakat Sosyal Demokratlar (%18,3), Komünistler (%12,3) ve Katolik Merkez Partisi (%11,2) en aksi durumda bile seçmenlerinin çoğunu muhafaza etti. Devlet destekli terör, sindirme, yıldırma ve propagandaya karşın Naziler hala parlamentoya tek başlarına hâkim olamamışlardı. Yine de seçim sonuçları, Reichstag yangını ve kararnameler Hitleri daha da güçlü hale getirmişti.

7 Mart 1933 kabine toplantısı protokolü öyle gösteriyor ki Hitler de Frick de Lubbe’yi asmak istiyordu fakat mevcut yasa dâhilinde yapamıyorlardı ve Lubbe kundakçılıktan ancak hapse mahkûm edilebilmişti. Hedeflerine ulaşabilmeleri için Frick kundakçılığı düzenleyen yasanın geçmişe dönük olarak (ex post facto) katılaştırılabileceğine inanan üç hukuk profesörü buldu. Adalet Bakanı Franz Schlegelberger, Cumhurbaşkanı Dairesi Başkanı Otto Meissner (Devlet Başkanlığı Dairesi makamının başında bulunan ve Hindenburg’u, Hitleri Başbakan olarak atamaya ikna eden ilk isimlerden) gibi parti üyesi olmadan yüksek makamlarda bulunan bürokratlar belirli imtiyazlar sağlamak istiyorlardı, fakat bu isimler ayrıca olayın vukuunda sonra/geriye dönük olarak işleyecek yasalar hazırlamak konusunda da pek kolay olmayan, haliyle Başkan Hindenburg’u da sıkıntılı bir duruma düşüren isimlerdi.

Bu erken halde bile, Hitler yine de engellerin etrafında manevralar yapabileceği konusunda kendinden emindi – ki yaptı da. Mağrur Alman (ve Prusya) Hukuk Devleti geleneği hızlı bir şekilde yok oluyordu. İzleyen birkaç haftada, kısmen planlanmış, kısmen irticalen, kısmen parti aktivistleri ve SA üyelerince başlatılan bir süreç içinde Naziler gücü farklı düzeylerde hızlıca konsolide etti. Bu esnada olanlar en üst düzeyde organize edildi – örneğin Hitler, Ekonomi Bakanı Dr. Alfred Hugenberg (1865-1951) muhalefetini ezip Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı’nı kurdu ve uzun vadeli Nazi Partisi propaganda şefi olarak Joseph Goebbels’i (1897-1945) tayin etti. Yeni bakanlık devlet radyo yayınlarında kontrolü hemen aldı ve muhalif görüşleri her türlü medya alanından uzaklaştırdı.

Goebbels muhtelif organlara komuta ediyordu ve seçmeni Komünist devrimden korkutacak, çok daha güçlü bir Almanya hayalini tahkim edecek bir retorik sağanağı başlattı. Aynı anda SS (Koruma Timi- Hitler’in kişisel muhafızlığını yapmak üzere kurulan birlikler) başında bulunan Heinrich Himmler (1900-1945) Münih dışında bulunan Dachau’da ilk toplama kampını açtı. Sosyal Demokrat ve Sosyalist muhalifler Bavyera polisi tarafından toplanıp oraya gönderildiler.

Nazi kademelerinde de kendiliğinden şiddet olayları baş gösterdi, ‘Kahvrerengi Gömlekliler’ (SA Birlikleri/Brownshirts) ve partili gaziler düşmanla hesaplaşmak ve Nasyonal Sosyalist Devrim’in ganimetini ele geçirmek istiyordu. Komünistler, Sosyal Demokratlar ve Yahudiler saldırılarının en büyük hedefi oldu. Bugün tarihçiler, Nazi devriminin hangi ölçüde tabandan ya da tepeden kaynaklandığını belirlemek için kaynakları hala inceliyor.  Yine de kesin olan Nazi yetkililerinin şiddeti, merkezi hükümetin bazı merkezi polis gücü üstünde kontrol sağlayabilmesi için bir bahane olarak kullandığı. Bu, ‘koordinasyon’ (Gleichschaltung) süreç içinde Nazilerin, sayesinde merkezi hükümet üstündeki hakimiyetini diğer etki alanlarına doğru genişletmesine olanak sağlayan unsurlardan biri.

Kendinden önceki Başbakanlar gibi Hitler de kendini Parlamento’nun uyguladığı siyasi kısıtlamalardan kurtarmak için başkanlığın geçici yasalarını kullandı. Fakat artık Hitler’in aksi yöndeki kalkışmasının zamanı gelmişti: seçilen yeni Parlamento’yu kullanarak bu olağanüstü yetkilere bağımlılıktan kurtulmak. Hükümet böylece “Law to Remove the Distress of the People and the State” (Devlet Millet Üzerindeki Buhranı Gidermek) adlı ve ayrıca ‘Enabling Act’ (Ermächtigungsgesetz) olarak bilinen (Yasadışılığı Meşru Kılan Kanun Hükmü ya da Anayasa Maddesi Hükmünde Kararname) esnek bir paket getirdi. Frick tarafından hazırlanmış, kabinece onaylanmıştı. Tasarı kanun koymanın çok kolay bir yolunu çiziyordu – şansölye kanunu hazırlar, kabine yasalaştırır ve resmi gazetede yayınlanır. Başka bir deyişle, tasarı Hitler kabinesine, Anayasadan uzak, ona aykırı ya da onu değiştiren yasaları, Parlamento’onun onayı olmaksızın ‘meşru kılacak’ yetkiyi veriyordu. Tek bir kısıtlama söz konusuydu, ‘Enabling Act’ çatısında geçecek yasalar, Parlamento ve temsilciler meclisi ve başkanın gücüne dokunamazdı. Fakat yine de bu kısıtlama bahsi geçen yetkilerin tamamının ciddi ölçüde sarsmaya karalı bu kanunun kendisi ile de bağdaşmıyordu.

Anayasa hükümlerini tahrif eden bu kanunun geçmesi için iktidar, Parlamento’nun üçte iki çoğunluğuna ihtiyacı vardı. 23 Mart 1933’te yeni parlamentonun üyelerinin çoğu – en azından tutuklu olmayanlar – Berlin Kroll Opera’sında yeni dönem açılışı için toplandılar. Tahrip olmuş Parlamento binası kullanılamaz durumdaydı. O gün, tamamı ya tutuklu olan ya da saklanmaya mecbur bırakılan Komünist Parti üyesi kimse yoktu. Geriye kalan 94 kişi oradaydı. Açılış konuşmasında Hitler Marksizm’i yerle bir etmeye ve ihaneti barbarca bir acımasızlık ile cezalandırmaya ant içti.

Hitler’in Katoliklerin haklarına saygı duyacağı sözüne aldanan ve iktidara meydan okumanın sonuçlarından korkarak bölünen Merkez Partisi kendi içinde yasa lehinde bir tutumu oyladı ve 73 vekile grup kararını empoze etti (örgüt disiplini). Hitler hükümeti artık ihtiyacı olan oy oranına ulaşmıştı. Sosyal Demokrat (SPD) liderler illegal tasarıları protesto için hiçbir zaman bir şiddete eğilimi içinde olmadılar ve artık o noktada böyle bir çağrı yapmak için çok geç ve bunun tehlikeli olduğunu gördüler. Kahverengi Gömlekliler ve SS subayları binayı gerçek anlamda işgal altında tutarken, SPD başkanı Otto Wels (1873-1939) partisinin prensipleri ve amaçlarına bağlı kaldığı cesur bir konuşma yaptı. Hitler umarsızdı, Sosyal Demokratlar için ancak hakaretleri ve küfürleri söz konusuydu.

Kanun, sadece Sosyal Demokratların verdiği hayır oyları ile 441’e karşı 91 ile geçti. Başka müzakere olmaksızın, Temsilciler Meclisi oy birliği ile tasarıyı onayladı. Esasen 1 Nisan 1937’de son bulacak şekilde tasarlanan tasarı, Üçüncü Reich dönemi boyunca yürürlükte kaldı. Tasarının geçmesi ile birlikte, Nasyonal Sosyalistler Alman Demokrasisinin bitiş düdüğünü çalmış oldu. Artık diğer hiçbir partinin en ufak bir güce ya da etkiye sahip olması mümkün değildi. Hugenberg  gibi Parti üyesi olmayan kabine üyeleri hemen istifa ettiler ya da yerleri değiştirildi.

1933 yazı ardından, Nazi Partisi diğer partileri ortadan kaldıran bir dizi adım attı. Allgemeiner Deutscher Gewerkschaftsbund ADGB (Alman Ticaret Konfederasyonu), Allgemeiner freier Angestelltenbund AFA (Özgür İşçiler Federasyonu) gibi sendikalar uzun zamandır Sosyal Demokratlarla anılıyordu. Nazi iktidarında iki kurumun da bazı yetkilileri SPD ile ilişkilerini keserek etkilerini muhafaza etmek için yeni rejime bağlılıklarını sundular. İsmen sosyalist bir parti olarak, Nazilerin kendi küçük sendikaları vardı, diğer sendikal faaliyetleri bozmak niyetini açıkça gösteren Nationalsozialistische Betriebszellenorganisation NSBO (Nasyonal Sosyalist Fabrika Örgütlenmesi) gibi. Eski sosyal ve politik farklılıkları temsil eden çeşitli ‘ayrılıkçı’ organizasyonları bertaraf ederek, Nazi rejimi ve parti aktivistleri Nazi kontrolünde birleşik ve işlevsel bir sendikal örgütlenme arayışı içindeydiler.

1 Mayıs Sosyalist Enternasyonal’in geleneksel miting günü idi. Naziler 1 Mayıs’ı Marksist bağlamından kopartıp devasa propaganda kampanyalarının yapıldığı bir ulusal güne çevirdi. 1 Mayıs 1993’te 500,000 kişilik bir kalabalık Berlin Tempelhof havalimanı yakınında bir alanda Hitler’in konuşmasını dinlemek için toplandı. Almanya genelinde o gün kutlamalarda ADGB’nin de isteyerek katılımıyla toplamda 10 milyon işçi yer aldı. 1 Mayıs etkinlikleri kısmen rejimin bir sonraki hamlesine zemin oluşturmayı amaçlıyordu – Sosyal Demokrat tüm sendikaları yok etmek. Ülke sathında sendika binaları işgal edilecek,  sendika yetkilileri gözaltına alınacak ve mallara el konulacaktı.

2 Mayıs 1933’te ‘ayrılıkçı’ sendikalar lağvedildi ve yerlerine Nazi Partisi NSDAP örgütlenmesinden sorumlu Dr. Robert Ley (1890-1945) öncülüğünde sözde/sarı-sendika (quasi-union) Alman İşçi Cephesi  DAF getirildi. Alman İşçi Cephesi işçiler içinde, onlara kendi ekonomik çıkarları için pazarlık yapabilecekleri herhangi bir nesnel ortam sunmaksızın Üçüncü Reich tarafından değerli görüldükleri hissini yaratmayı amaçlıyordu.

22 Haziran 1933 tarihinde, hükümet sonunda Sosyal Demokrat Parti’yi yasakladı. Her ne kadar ‘Marksist’ kurumları yıkıp geçmeye tamamen kararlıydıysa da Hitler Katolik çıkarlar ile bir ölçüde uzlaşmayı istiyordu. Weimar Cumhuriyeti hükümetleri, Alman Katolik yetkilileri ve Vatikan ile hiçbir zaman, devlet ve kabaca Alman nüfusunun üçte birinin mensup olduğu beynelmilel muktedir kilise arasında uygun ilişki şartları temelinde bir anlaşmaya varamamıştı. Hitler hükümeti bunu yapmakla kalmadı, Katolik Kilise’yi hiç olmazsa örtük olarak, uzun süre Almanya Katoliklerinin dindar ve seküler çıkarlarını teminat altına almayı görev bilmiş Merkez Partisinin bertaraf edilmesi gibi, kendi amaçlarına destek vermeye çekti. 20 Temmuz 1933 tarihinde Alman Reich temsilcileri ve Katolik Kilisesi bu iki tüzelin ilişkilerini düzenleyen bir antlaşma imzaladı.

14 Temmuz 1933’te, Reich Antlaşması imzalanmadan 6 gün önce Hitler bir kabine toplantısı düzenledi. Hitler, protokolün öngördüğü şekilde bu antlaşmanın rejimi, uluslararası Yahudi cemaati ile savaşa yardım ederek onu destekleyeceğinden emindi. Hitler Vatikan’ın Almanya’nın karşısında bulunan, Yahudileri bundan ötürü suçladığı kısıtlama ve yaptırım çabalarını desteklemeyeceğine inanmış gibiydi. Katolikler Nazi hareketi içindeki anti-Hristiyan tutumlardan hoşlanmasa da Nazi devleti ile resmi bir ilişki içinde bulunmak ve Katolik psikoposları ona destek ile görevlendirmek istiyordu. Aynı gün Nazi Partisi Almanya’nın tek meşru partisi olarak ilan edildi. Bu iki adım birlikte – Reich Antlaşması’nın imzalanması ve diğer tüm partilerin kapatılması – Nazi diktatoryasının konsolidasyonunu belirgin hale getirdi.

Teknik olarak ihtiyar Hindenburg hala Cumhurbaşkanı idi ancak artık sözde bir başkandan başka bir şey değildi. Nadiren Hitler’in tahriklerini yumuşatıyor ancak onlara asla mani olmuyordu. Hitler ve yakın çevresinde bulunan yüksek Nazi yetkilileri artık devletin zirvesini ve polis güçlerini kontrol ediyordu. Yine de hükümetin çoğu, 1933 öncesinde çalışanlardan oluşuyordu. Memuriyet devam ediyordu; ordu, dışişleri ve yargı kurumları belli bir yere kadar Nazi nüfuzu altındaydı. Tamamlayıcı kuruluşların düzeni ile Nazi Partisi ve devlet arasındaki ilişki belirsizdi. Hitler devlet üzerinden mi parti üzerinden mi hükmetmeyi tercih ederdi?

SA başında bulunan Ernst Röhm (1887-1934) Nazi Partisinin kendi içinde bulunan potansiyel yıkıcı güçlerin bir özeti. Askeri bir komutan olarak Röhm, Hitler’in küçük Münih kulübü Alman İşçi Partisi’ini erken 1920’lerde devasa bir organizasyona dönüştürdü. Kavgacı, ünlü bir eşcinsel ve elit düzen karşısında aşağılayıcı bir tutuma sahip bir aktivist olan Röhm, geleneksel hükümeti ve özel teşebbüsleri parçalamaktan fazlasını istiyordu. Fakat Röhm ve onun SA birliği çok geçmeden Almanya’nın askeri gücünün inşasına çalışan Naziler karşısında bir engel, hatta bir tehdide dönüşecekti çünkü Savunma Bakanlığı (Reichswehr) kendi devasa kademelerini dolduran sokak serserileri karşısında risk altında hissediyordu. Röhm, Stahlhelm gazilerini de SA’ya dahil edince 4 milyondan fazla kişiye komuta ediyordu. Nazi hareketi içinde söylentiler dramatik bir kırılmayı getirdi. SS lideri Heinrich Himmler ve Luftwaffe şefi ve aynı zamanda Prusya eyalet başkanı Hermann Göring, Röhm’ü ve adamlarını şahsi faaliyetleri ve amelleri karşısında bir tehdit olarak görüyorlardı. Sonuç olarak SA’nın Savunma’ya bir darbe hazırlığı içinde olduğu söylentilerini yaydılar ve Hitler’i, Röhm’ün kendisini devirmek istediğine ikna ettiler. Başta her ne kadar gönülsüz idiyse de, Hitler sonuç olarak, en eski komutanlarından biri olan Röhm’ü bertaraf etmeyi istedi. 30 Haziran-2 Temmuz 1934 arasında Himmler’in seçilmiş SS mangaları 85’ten fazla SA liderini öldürdü ve rejim muhalifleri temizliğini ‘Sinekkuşu Operasyonu’ (Uzun bıçaklar gecesi) kodu ile gerçekleştirdi. 30 Haziran sabahı Röhm yakalandı ve 1 Temmuz’da SS tarafından infaz edildiği Münih Stadelheim hapishanesine götürüldü. Reich Başbakanı Kurt von Schleicher (1882-1934) ve karısı da SS saldırısı sırasında öldürülenler içindeydi; çift evinde vurulmuştu. Önemli bir politik güç olan SA tek bir hamlede yok edilmişti. Hitler artık Almanya’nın askeri gücünü düzenli silahlı kuvvetler temelince genişletebilirdi.

Kimi askeri yetkililer, Schleicher ve Ferdinand von Bredow gibi iki eski generalin de tasfiye sırasında vurulduğu gerçeğine göz yumarak, 30 Haziran’ı bir zafer gibi kutlayacak kadar ahmaklaştılar. Ama geriye bakında, Uzun Bıçaklar Gecesi’nin gerçek önemi, hükümetin başında bulunan kişinin, tamamen özgürce ve kendi inisiyatifi ile hareket edip, geniş kapsamlı toptan bir katliamı herhangi bir legal işlem olmaksızın meşru kılmayı başarmış olması ve ülkenin genel olarak bu saldırıyı gerekli gösteren Nazi propagandasını kabul etmiş olmasıdır. Kabine eyleme, olayın ardından yasallık kazandırmıştır. Victor Klemperer bile en azında kısmen aldanmıştır ve hatıratlarında şöyle yazacaktır: “Hitler bir katil olduğunu düşünmüyor. Hatta tahminen meşru müdafaa çerçevesinde hareket etti ve aslında daha büyük bir katliamı engelledi. Fakat her ne olursa olsun, bu kişileri görevlendiren ve bu mutlakiyetçi sistemi yaratan odur… Esas korkunç olan ise bir Avrupa ulusunun kendisini böylesi bir sapkın suç şebekesine teslim etmesi ve hala da ona tahammül ediyor olması.”

[1] 15 yılı devirmek üzere olan AKP iktidarının, ülkeyi konjonktürel ittifaklar, şeytanlaştırma hamleleri, kutuplaştırıcı politikalar, söylemler ve en nihayet ölümcül işbirlikleri ile ‘bir tür darbeye’ varan bugün ortamına, değer yitimine, bunalım ve kaosa sürüklediği bir tarihin tekerrürüne işaretle, bahsi geçen ‘liderlerin’ düşünme biçimleri, manevralar ve politik hakimiyetleri bakımından benzeştiği noktaları göstermek üzere İngilizce’den yapılmış bir serbest çeviri. (http://germanhistorydocs.ghi-dc.org/chapter.cfm?subsection_id=94)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s