Sultanlık mı değil mi?

Erik Tillman’ın Steven Cook ile “Otoriteryenizmi”AKP ve Erdoğan üstünden tartıştığı yazısından serbest çeviri.

Sultanlık mı değil mi?* 

Geçmiş bir kaç yıl olanlara bakınca Türkiye’nin aslında model Müslüman demokrasi olup olmamasının ötesinde artık Batılı analistler Türkiye’nin bir demokrasi olup olmadığını ve bu gelişmelerin Türkiye’nin geleceği hakkında ne söylediğini tartışıyor.

Analistlerin bir kısmı bu gelişmeleri demokrasinin gerilemesi durumu içinde okuyor. Larry Diamond son makalesiyle Türkiye’nin 2014 yılında devrilme noktasına geldiğini söylerken, Thomas Friedman da Türkiye’nin artık bir demokrasi olduğunu söylemenin “hayli zor” olduğunu aktardı. “Demokratik gerileme” söylemi Türkiye’nin en azından demokrasinin sınırlarında gidip geliyor olduğunu ifade ediyor. Erdoğan hükumetinin çok az sayıda, “muazzam” ününü bozan  “aşırı reaksiyonu” olduğunu söyleyen kimi naif anlizler bulmak da mümkün.

Diğer bir kanat analistlerden Steven Cook ise yakın zamanda etkili bir makale yayımladı. Cook makalesinde Türkiye’nin durumunun sanıldığından çok daha kötü olduğunu ifade etti. Erdoğan’ı “bütün siyasetçilerin etrafında döndüğü bir güneş” şeklinde anan Cook Türkiye’nin, ne bireylerin ne de devlet kurumlarının, yönetici kudretini sorgulayan bir asker ya da yargı istemediği ve sistemsel desteğin dar, genellikle aile, etnik yapı ya da bölgeye bağlı olduğu bir çok Orta Doğu ülkesindeki gibi patrimonyal diktatörlüklere benzemeye başladığını yazdı. Bu makale sadece  Türkiye demokrasisinin geriletilmiş olması ve bunun dengesiz bir Orta Doğu’da Batı çıkarlarına karşı oluşturduğu tehdit noktalarında yine Batı’nın kayıtsızlığına meydan okuması bakımından önemli değil. Türkiye’de siyaseti izleyenlere açıkça (varsa) kısa vadede demokrasinin çıkış yolları üstünde düşünmeye davet eden zeki argümanlar içermesi bakımından da önemli.

recep-tayyip-erdoğan_196064
TIME 2011 Eylül Kapağı

Ben ise bu iki kanadın ortalarında bir yere tekabül eden bir şey öneriyorum. En önemlisi, Cook’un artık bir demokrasi olmadığı görüşüne katılıyorum, ancak geniş bir muhalefetin var olduğunu ve ismen demokratik kurumların Erdoğan’ın güç sınamaları önüne bir takım kısıtlamalar koyduğunu hatırlatarak. Bence Türkiye bir patrimonyalizmden çok bir rekabet otoriteryenizmi örneğidir.

Siyaset bilimci Steven Levitsky ve Lucan Way rekabet otoriteryanizmini, formel demokratik kurumların genellikle güç elde etme ve bunu uygulamanın başat araçları olarak kabul edilen” sistemler olarak tanımlıyor ancak demokratik kurumların rutin suistimalleri ve yetkililerin uygulamaları “hükumet ve muhalefete düzensiz bir oyun alanı yaratacak kadar hem yeterince sık hem de yeterince mühim düzeyde”. Siyaset ismen demokratik kurumlar üzerinden faaliyet gösterir (özgür medya, gücü denetleyeci kurumlar vs.) fakat muktedir olan ise bu kurumları kendi lehine çevirmek için  gerek formel gerek enformel yöntemleri kullanırlar. Ancak, bu ayrıca önemli bir ihtar, muktedir olan bu kısıtlamaları toptan bertaraf etmek için yeterince güçlü de değildir. Bu yüzden, Türkiye’de hala muhalif bir yazılı basın ve TV ‘ler bulunuyor (10 yıl öncesinden az da olsa), yargı ve Merkez Bankası hala belirli durumlarda Erdoğan’ın dışında hareket edebiliyor ve muhalefet partileri ya da sivil örgütler dinamik bir şekilde (her zaman etkili olmasa da) seçimlerde mücadele ediyor ve iktidar adımlarını protesto ediyor.

Yakın zamanda olan bitenler, Erdoğan’ın kişiselleştirdiği gücün nasıl kısıtlandığını gösteriyor. Öncelikle, seçim sonuçları. AKP’nin geniş devlet kaynakları ve medya kullanımını göz önünde bulundurunca, partinin sadece bir defa oyların %50 sini almış olması şaşırtıcı. Bu seçim sonuçları önemli. AKP, ezici 2011 seçim zaferine rağmen, parlamentoda muhalefet desteği olmadan yeni bir anayasa hazırlmak için gereken yeterli sandalye sayısına erişemedi (550’de 330) . O günden bu yana partinin toplum desteği %45-50 bandında sabitlenmiş durumda. Duruma ilişkin bir diğer gelişme de Erdoğan’ın iktidarına karşı yükselen düzenli kitle protestoları. Gezi Direnişi ardından her 6 ya da 9 ayda bir baş gösteren yeni protesto dalgaları söz konusu. En yenisi ise Mersin’de genç bir kadının vahşice katledilmesi ardından, iktidarın kadın hakları tavrı karşısında gelişti. Bu protestolardan hiç biri Erdoğan cephesinde bir tavizi getirmiyor hatta tam tersi söz konusu olsa da bu mücadeleleri bastırma çabaları, partisi ve kendi imajı bakımında masraflı oluyor. Sonuç olarak Edoğan’ın gücü kişiselleştirmesi, kurumsal kısıtlamaları bertaraf etmek için formel yasal değişiklikleriyle bu kurumsal engellerin enformel suistimallerinin bir karışımı olarak orada duruyor. Ocak ayında bakanlar kurulunu toplama kararı da bunun iyi bir göstergesi oldu zira bunun bir rutin haline gelip gelmeyeceği de belli değildi. Hükumet, kontrolünü medya ve yargı üzerine odakladıysa da hala bazı engeller ile karşılaşıyor. Bazı durumlarda yargı kararları aleyhinde oluyor. Erdoğan’ın Şubat ayında Merkez Bankası üstünde kurduğu faiz baskısı da sadece kısmen başarılı oldu. Muhaliflerin kullandığı sosyal medyayı engelleme çabaları da etkisiz oldu. Bu bağlamda, Rusya’nın Putin’i ile bir karşılaştırma uygun ancak Türkiye’de durum o kadar kişileşmiş değil.

Rekabet otoriteryanizmi ile patrimonyalizm arasındaki bu ayrım Türkiye’nin geleceği ve istikameti bakımında önemli. Rekabet otoriteryanizmi, ne hükumetin ne de muhalefetin oyunun kurallarına dair tercihlerini tam olarak yansıtabilmelerini imkansız kılmak bakımından tutarlı bir düzenleme değil, ne hükumetin gücü merkezileştirip gerçek bir otoriter devlet kurabilmesi bakımından ne de muhalefetin güç kazanmasını sağlaması bakımından. Aksine patrimonyalizm, muhaliflere Erdoğan’ı formel kanallardan gerçekten engelleyebilecek hiç bir fırsat tanımayan, konsolide edilmiş otoriter bir rejim ifade eder.

2015 Haziran seçimlerini ele alalım. AKP için iki temel hedef söz konusu. Parti 330 sandalye kazanırsa, muhalefet desteği olmadan yeni bir anayasa için referanduma gidebilir. 367 oy ile ise herhangi bir referanduma ihtiyacı olmaksızın tek başına yeni bir anayasa yapabilir. AKP, meclise 330 altında herhangi bir sayı ile girerse, bu durumda şu an olduğu gibi muhalefet partilerinden destek alması gerekir ki şu ana kadar bunu yapabilmiş değil. Erdoğan sık sık, kendisine daha geniş formel bir yetki alanı sağlayacak ve Türkiye’yi Cook’un tarif ettiği türde bir patrimonyalizme taşıyacak bir “Başkanlık” sisteminden söz ediyor. Ancak ya AKP 2011’de olduğu gibi 330 sandalye kazanamazsa? Erdoğan meşru yollardan, gücünü merkezileştirmeye (2014’te yargı tutumu ve tartışılmakta olan iç güvenlik paketi ile yaptığı gibi) devam edebilir. Aynı zamanda enformel yollardan da bunu yapmaya devam edebilir.  Her iki durum da muhalefet açısından daha fazla engelleyici imkan tanıyor. Ancak Erdoğan istediği “Başkanlık” sistemini, muhalefete kendi adımlarını engelleyebilecek imkanlar bırakacak şekilde kurumlaştırmayı başaramayacak. Türkiye’nin garip seçim sistemini göz önünde bulundurursak, bu seçimlerde en önemli soru AKP’nin seçimi yüksek bir oranda kazanıp kazanmayacağı değil (çünkü kazanacaklar), en önemli soru ülkenin üç numaralı muhalefet partisi HDP’nin %10 barajını aşıp meclise girip giremeyeceği. Başarırlarsa, görünen o ki AKP 330 sayısına erişemeyecek. Ancak HDP parlamento dışında kalırsa, AKP kolaylıkla 330 saldayeye sahi olacak. (Bu da, HDP’nin güçlü olduğu yerlerin seçim ayak oyunları içinde en cazip yerler haline geleceği demektir)

Bitirirken, Erdoğan’ın gücünü merkezileştirirken kullandığı araçlara ve aslında sandıklarında daha da fazla kısıtlama ile çevrelenmiş olabileceklerine daha yakından bakalım. Daha fazla kişiselleştirmeye karşı direnmeyi sağlayabilecek bir çok farklı mekanizma işliyor. Bir, Erdoğan ordu, yargı, istihbarat servisleri gibi rakip kuruluşların formel bağımsız güçlerini zayıflatmanın yollarını aradı. Bu kişiselleştirmenin/kişileştirmenin en baskın ve muhakim göstergesi. İki, bu kurumları enformel yollarla çiğnedi-bakanlar kurulunu toplaması ya da emniyet ve yargıyı yandaş olmayanlardan arındırması gibi. Üç, 10 yıldan uzun süren tek parti iktidarı Erdoğan ve AKP’nin kurumları yandaşlarıyla doldurulmasını sağladı. Böylece ismen bağımsız olan kuruluşlar bile Erdoğan’ın gücünü denetleyemez oldu çünkü o üyeler de aynı emelleri paylaşıyordu. Dört, parçalanmış muhalefet, Erdoğan’ın, nüfusun sadece yarısının desteğini geniş bir siyasal kontrole tahvil etmesini getirdi. Bu da seçim matematiğinde kombinasyonların küçük partileri ve üç muhalefet partisi arasında yakın işbirliğinin de önünde duran ideolojik karşıtlığı ezen bir sonucu. Bu kişiselleştirmenin araçları olan son üç şey, koşulların değişmesi karşısında bazı şartlara bağlı. Örneğin muhalefet, Erdoğan ve AKP’yi yıkmak için etkin bir birliktelik içine girebilir ya da süre giden kişiselleştirme parlamentodaki AKP’lileri ya da yargı mensuplarını Erdoğan’ı engellemeye götürebilirdi.

Özetlersek, Cook’un “İmparator Erdoğan-Emperor Edoğan” makalesi Batılı okuyuculara, rejimin nasıl kişileştiği bakımından ciddi bir uyarı. Ben henüz muhtemelen o kadar kişileşmediğini düşünüyorum. Açıkça görülmesi gereken bir şey varsa o da Türkiye’nin herhangi bir demokrasi eşiğinin tamamen altına düştüğüdür. Türkiye’nin uzun vadede demokratik geleceği için iyimser olmak için iyi nedenler varsa da (Erdoğan sonrası örneğin), orta vadede geleceği benim söylediğim rekabet otoriteryenizmi ile Cook’un tarif ettiği patrimonyalizm arasında bir yere sapacak gibi görünüyor.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s