Sedef Ecer

TÜRKİYE’NİN LAİKLİKTEN VERDİĞİ TAVİZLERİ FRANSA DA VERECEK Mİ?

İçinde çizerlerin de bulunduğu 12 kişinin hayatını kaybettiği Charlie Hebdo salıdırısı ardından başlayan tartışmalar, Türkiye’de yerini Cumhuriyet gazetesine saldırı çağrıları ve Hebdo saldırısını düzenleyen Kouachi kardeşler için gıyabi cenaze namazlarının kılındığı bir atmosfere bıraktı. Paris başta olmak üzere dünya başkentlerinde “Beraberlik” çağrıları yükseldi, Türkiye kamuoyunda ise “İslami hassasiyetler” vurgulu söylemler yoğunlukta oldu. Bu karşıtlığı, Paris-İstanbul hattında yaşayan ve saldırı sonrasında Fransız kamuoyunu yakından izleyen sanatçı Sedef Ecer’den dinledik. Ecer, Fransa’da büyük takdir gören bir oyuncu ve Fransızca yazdığı tiyatro oyunlarıyla bir çok ödüle layık görülmüş bir isim. Gazeteci kimliği ile de yaşananlara kayıtsız kalmadan, olan biteni objektif bir şekilde ele alıyor, bunu yaparken de çok önemli bir soru soruyor: “Fransa özgürlük için güvenliğini mi feda edecek yoksa daha çok güvenlik için özgürlüğünü mü?”
 

kissing_hebdo
“Aşk nefretten daha kuvvetlidir”

-Charlie Hebdo’yu biliyoruz ama tanımıyoruz. Kapaklarına bakınca Hollande’dan, Papa’ya kadar bir çok ismin hicivli çizimlerine yer veren bir mizah gazetesi. Hebdo’nun gittikçe marjinalleşen bir çizgisi olduğu söyleniyor, bu ne kadar doğru ve ne ifade ediyor, bunun için önce  Hebdo’yu tanımak gerekiyor. Hebdo’nun ne olduğu sorusu, katliam üstünden politika yapmayı kolaylaştırmak için değil, ifade özgürlüğünün 21. Yüzyılda, Aydınlanma Devrimi’nin başkentinde nerede olduğunu anlamamıza kolaylık sağlaması bakımından önemli.

Tüm Avrupa ülkeleri için özel, ama Fransa için daha da özel bir dönem olan, Fransızların hayat tarzını tamamen değiştiren 68 kalkışmasının doğurduğu sembollerden birisidir Charlie. 1960’ta Hara Kiri dergisiyle başlayan derginin editoryal çizgisi aynı zamanda da Fransız mantalitesinin tanımlarından birisidir: Nefret söylemine girmediğin sürece, kayıtsız şartsız ifade özgürlüğün vardır, herkesle ve her şeyle dalga geçebilirsin. Aynı zamanda da din hakkında Voltaire’den bu yana var olmuş bir “ton serbestliğinin” bugüne uyarlamasıdır. Fransa,  Batı ülkeleri içinde de tabuların en az olduğu ülkedir. Nüfusun büyük bir çoğunluğu, çocukluğundan beri her konuda öğretmeniyle, ebeveynleriyle, arkadaşlarıyla çatır çatır tartışır, cinsel ve dini tabuları daha kolay yıkar, espriye dayanma eşiği de yüksektir. “Je suis Charlie” diyenlerin bir çoğu dergiyi okumuyordu, hatta kimisi yayın politikasını kesinlikle tasvip etmiyordu ama teröre karşı olduklarını, ifade özgürlüğüne bağlılıklarını göstermek için sokağa çıktılar, dükkanlarına, pencerelerine, okullarına bu afişleri astılar. Charlie Hebdo’nun ayrımcılığa, islamofobiye, antisemitizme her zaman karşı çıkmış olması, paraya pula, şöhrete önem vermeyen adamlar tarafından yapılan bir dergi oluşu tartışma götürmezdi. Öldürülenlerin hiç birisi  islamofobik değildi, bundan adım gibi eminim.

-İfade özgürlüğü devletler, politikalar üstü bir şey aslında. Bir şeyin ifadesi Paris’te farklı, Ankara’da farklı olmamalıdır esasen. Ancak mesele İslam’a geldiğinde hep bir tökezleme söz konusu. Katliama verilen tepkilere bakınca, Türkiye daha detaylar gelmeden “İslamofobi uyarısı” yapmaya başladı. Sürekli bir kutuplaşma refleksi halinde ülke. Ancak Fransa’da bu olmadı, görmedik. Öyle mi gerçekten? Aydınlanma’yı yaşayan Fransa kutuplaşmak için bahaneler arayan, her koşulda kutuplaşmaya hazır, bir Aydınlanma Devrimi olmayan Türkiye’den bu noktada çok net bir şekilde ayrıştı diyebiliyor muyuz?

???????????????????????????????

Bizde ifade özgürlüğü hiç bir zaman tam anlamıyla varolmadı ki. Yani AKP hükümetiyle başlamış bir şey değil. Sadece tabular, dokunulmazlar, yasaklar değişti.  İlkokuldan itibaren siyasi tarihimizin, ortak belleğimizin, adı asla söylenmeyen hayaletleriyle yaşamayı öğreniriz biz. Ayrıca bunun mahremlerimizdeki tezahürü de çok güçlüdür. Her ailenin asla konuşulmayan sırları vardır, kırık kollar yen içinde, kurbanların kemikleri toplu mezarlarda saklanır. Halbuki iyileşmek için önce pisliğin ortaya dökülmesi gerekir: Konuşalım ki yas tutabilelim, öyle değil mi? Geçmişimizden gelen bu güçlü suskunluk geleneği bu kez de dürüstçe konuşmamıza izin vermedi. Aslolanı konuşmamak için yine tali yollardan dolaştık. Daha kurbanların kanı yerdeyken, daha ilk ağızdan, yani Fransız polisinden en ufak bir tahlil bile gelmemişken Türkiye’de bunun müslümanları Fransa’dan atmak için komplo olduğu senaryoları başlamıştı. Çok basit bir gerçeği, canilerin “Allah-ü ekber” diye bağırarak cana kıydığını görüp yas tutmak, başsağlığı dilemek, bu gençlerin islam adına nasıl canavarlaştığını tartışmak yerine yine Garbiyatçılığa, Batı kötücüllüğüne sığındık. Ortada “cihada giden gençler” diye somut bir olgu varken, olayı ters çevirip “tüm Batı haçlı zihniyeti içinde” dedik. Doğu diye kompakt bir canavar var mı ki, Batı diye her şeyiyle kötü, işi gücü her sabah kalkıp “Türkiye’yi nasıl batağa sürükleriz?” diye düşünen bir yaratık olsun? Kutuplaşma refleksi diye tanımlamakta çok haklısınız. Bu cehaletin getirdiği bir refleks. Okumuş, analitik düşünen, meraklı insanlarda ise ilk refleks şu oluyor: “Bir anlayalım bakalım ne olmuş? Kimler yapmış? Yapanlar yalnız kurt muymuş, yoksa bir çeteye mi bağlıymış?” Ardından da daha büyük ölçekte sosyolojik sorular başlıyor: “Bu Fransız gençlerini katil yapan nedir?” Entellektüel dürüstlük bunu gerektirir. Türkiye’de unutulan bir şey daha vardı: Bu gençlerin Fransız oluşu. İsimleri Şerif ve Sait diye onların Fransız olmadığını zannettiler. Büyük bir köşecimiz bile “Fransızcaları çok iyi” diye şaşırmış, “işin altında Fransız gizli servisi var” demeye gelen dedektifliklere kalkışmış. Bunların hepsi Fransa’da büyümüş, Fas’a Cezayir’e ayak basmamış Fransız çocuklar. Aynı ölen 3 polis gibi. Birisi Clarisse adlı siyah derili , Martinik’ten gelmiş bir stajyer, ikincisi Franck adlı bir kaç nesil Fransız, üçüncüsü de Ahmed adlı bir müslümandı ve üçü de eşit derecede Fransızdı. Fransa, dünyanın en çok göç alan ülkelerinden birisi ama burada “daha çok vatandaş – daha az vatandaş” diye bir hiyerarşi yok. Gayri müslimleri devlet memuru bile yapmayan Türkiye’nin vatandaşı olarak bunu anlamak çok zor tabii. İslamofobi deyip duruyoruz, biraz da bizdeki hristiyanofobiyi tartışsak? Sırf Avrupalı olduğu için “bu yolludur” diye taciz edilen kızları, askerde sünnet edilen kocaman adamları. Bakın bu olaylar oldu, Fransa’da hiç bir resmi ağızdan en ufak bir islamofobik laf duymadık. Le Pen bile adabıyla konuştu. Ama bizde inanılmaz tehlikeli konuşmalar yapıldı. Fransa’da insanlar sırf çizer oldukları için, sırf Yahudi oldukları için öldü, yine bazıları 3 bin kilometre ötedeki Türkiye’yi mağdur göstermeyi becerdi. Tüm bu nedenlerle Başbakan Davutoğlu’nun Paris’e gelmesini çok önemsedim ben. Dindar bir Başbakan olarak orada terörü lanetledi.

-Davutoğlu’nun orada bulunmasının bir tercihten çok mecburiyet olması daha gerçekçi gibi. Zira Cumhuriyet gazetesi aynı saatlerde saldırılara maruz kalıyordu, polis gazete baskısını kontrol etme planlarını belli ki çoktan yapmıştı bir yandan da. Davutoğlu’nun orada olması, yine Paris başta olmak üzere Avrupa’da “komik” olarak yorumlanmadı mı aslında?

Olabilir, devlet adamlarının gizli hesaplarını bilemem. Ben patolojik bir iyimserim, o yüzden de o kortejde bir müslüman devletin başbakanının yürümesi komik değil, umut verici geldi bana.

-Peki, Fransız kamuoyunda bu duruma dikkati çeken yorumlar oldu mu acaba?

Evet. “Kortejde aslında pek de ifade özgürlüğüne bayılmayan liderler de vardı” diye haberler çıktı.

-Sürekli “Solidarité” vurgusu görüyoruz. Örneğin Paris’te yaşayan göçmenler (ya da Fransa’dan/Hristiyanlık’tan olmayanlar) bakımından bu neyi ifade ediyor? Bu entegrasyonu bir politika olarak güçlendirecek bir şey mi yoksa muhafazakarlığı, sınır güvenliğini, milliyetçiliği, dinciliği mi yükseltecek? Dönüp Türkiye’ye baktığımızda örneğin, bu tip “sorunlar”, güvenlik politikaları ile analiz edilir. Orada atmosfer nasıl?

Ben sosyolog, politolog, hukukçu değilim, ancak durduğum yerden, kültür-sanat dünyasından cevap verebilirim. Entegrasyon için Fransız devleti çok para harcadı. Bir kültür sektörü çalışanı olarak bunun birinci dereceden tanığıyım. Yoksul ve göçmen nüfusun yoğun olduğu bölgelere kültür, sanat, spor aktiviteleri için çok para akıttı. Ama eğitim sisteminde başaramadığı bir şeyler olduğu kesin. Arazide çalışan sosyal kurum ve derneklerin bir çoğu hükümetin bazı önlemleri almadığı konusunda hemfikir. Başbakan Valls “Fransa’da etnik ve sosyal bir apartheid varsa gereğini yapmamız lazım” dedi. Son olaylardan sonra bir kaç göbek Fransızlar, ikinci, üçüncü kuşak Fransızları anlamaları gerektiğini, birlikte yaşamak için bir çözüm bulmaları gerektiğini hissetti. Bu insanlar artık Fransızlar ve başka değerlere, başka geleneklere sahipler. Kim kime uyacak? Okul yemekhanelerinde domuz yemekleri kaldırılacak mı? Öğrenciler yüzme dersinde havuzlarda kız-erkek ayrı mı yüzecek? Eğer bunlara laiklik adına “hayır” denirse o zaman eşitlik adına Noel ya da Paskalya gibi kutlamalar kültürel gelenek olarak değil dini gelenek olarak kabul edilip yok mu edilecek? Bu da ırkçıların değirmenine su taşımaz mı? “Dağdan gelen bağdakini kovuyor” demeye başladılar bile. Mesela Müslüman nüfusun yoğun olduğu bazı semtlerde kızların mini etek giymemesi için mahalle baskısı var. Kısacası hükümetin işi çok zor. Bir yandan gettolarla, İslamist terörle savaşacak, bir yandan da islamofobiyle. Fransa’nın eski suçları ne olursa olsun, bu dönemde hükümetin de polisin de bu son krizi fena yönetmediğine  inanıyorum ben.
-Din kaynaklı acı tecrübelerle dolu Orta Çağ Avrupa coğrafyası ve ardından bir Aydınlanma Devrimi söz konusu. Bugün bu olan bitenlere verilen tepkiler toptan bir “dersler tarihi” süzgecinden geçiyor dersek ne kadar yanılırız örneğin?

Bence de tarihi bir dönemdeyiz. Orta Çağ kadar geriye gitmeden yakın tarihe bakmamız belki de yeterli. Fransa’nın Türkiye’nin tecrübesinden yararlanması gerekir. Türkiye son on yıldır Fransa’yı şimdi bekleyen yollardan geçiyor.  Türkiye’nin laiklikten verdiği tavizleri Fransa da verecek mi? Neticede bu mağdurluk edebiyatının sonu yok, hiç bitmiyor ve taviz verdikçe din kamusal alanda gittikçe daha fazla yer kazanmak istiyor.Fransa ilk kez sivil toplumun kendisinden gelen bu kadar örgütlü bir şiddetle karşı karşıya. Sosyal medyadaki özgürlüğün, bireysel özgürlüğün sınırlarını çizmesi, bunu nasıl yapacağına karar vermesi lazım. Özgürlük için güvenliğini mi feda edecek yoksa daha çok güvenlik için özgürlüğünü mü? Özgürlük dinden daha kutsaldı Fransa’da, şimdi bu değişecek mi bilmiyoruz henüz. Hristiyan dünyasında “kilisenin büyük kızı” diye adlandırılan Fransa’nın dini tecrübesi de ilginçtir: Ruhban sınıfı dine felsefi bir bakış getirmekten korkmaz, mizahtan çekinmez, İncil’i toplumsal gelişmelere göre neredeyse günü gününe yorumlar. Tarihte tüm dinlerin reforma ihtiyaç duyduğu zamanlar var. Böyle karanlık bir dönemde Türkiye’deki İslam alimlerinden de barış sözleri duymak istiyoruz. Bu arada unutmayalım ki Charlie Hebdo diğer dinlerle çok daha fazla dalga geçmiş, defalarca Papa’yı, Tanrıyı, İsa’yı, papazları, hahamları kapak yapmıştır.

-Cumhuriyet gazetesi. Gazete bir seçki yayımladı ve saldırılar başladı. “Je suis Charlie”, “Je suis Kouachi” ye dönüştü Türkiye’de. Paris’te, Fransa’da bu olay nasıl yorumlandı? Umutsuz vaka tablosu çiziyor gibiyiz ama… 4426151_charlie2_545x460_autocrop

Çok acıklı elbette. Bir yandan gerçek İslam bu değil diyeceksiniz, bir yandan terörizmi yücelteceksiniz. Boko Haram gibi örgütlerin insanlık dışı eylemlerini kınamayacaksınız ama terör  mağduru, evlatlarını bir hafta önce kaybetmiş Fransa’nın konsolosluklarını tehdit edeceksiniz. 10 kişi bir araya gelince gaz sıkan polisin Cumhuriyet’in önünde o korkunç pankartları açan gruplara müdahalede bulunmamasını nasıl açıklayacağız?

-Charlie Hebdo’ya yapılan saldırı özelinde Türkiye ve Müslüman algısını şekillendiren belirli isimler ya da yaygın yayınlar var mı özel olarak izlenmesi gereken? Türkiye’de olan bitenler takip ederek Avrupa’da Türkiye’nin gidişatı ile ilgili söz söyleyen, analiz yapan.. 

Ben Charlie’yi yıllardır okumazdım. Arada bir kapağına ya da gündeme oturmuş bir karikatüre internette rastlardım ama dergiyi satın almazdım. Türkiye’de de, Fransa’da her kesim basını takip ediyorum. Elbette l’Obs, Le Monde, Libé gibi ruhu bana daha yakın basın organlarını sürekli izliyorum ama uç sağı da takip ediyorum. Özellikle liderleri Marine Le Pen son derece akıllıca ilerliyor. Eski lider babası gibi açıkça ırkçı sözler etmekten kaçınıyor, gayet aklı başında konuşup oyları topluyor. Bu anlamda babasından daha tehlikeli.

-Siz İstanbul-Paris hattında yaşıyorsunuz yanılmıyorsam, son sözler sizin.

Endişeliyim, dünyada uçların tırmanmasından korkuyorum. Fransa’da durmadan devlet televizyonları ve radyolarında İslam’ın büyük bir din olduğunu söyleyen, müslümanlara ayrımcılık uygulanmamasını telkin eden konuşmalar duyuyoruz. Türkiye’nin böyle ılımlı konuşmalara ihtiyacı var. Dünyanın ve Avrupa’nın da bu krizde rolü büyük olabilecek Türkiye’ye ihtiyacı var. Hem terörle mücadelede, hem de müslüman kamuoyunu sükünete davet etmekte Türk hükümetine çok iş düşüyor. Artık düşmanca söylemlerin, tahrik edildik diye suç övmenin kimseye faydası yok.
indir

24 Ocak 2015, BirGün
http://www.birgun.net/news/view/baris-sozleri-istiyoruz/12490

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s