Erdal Alova

DİLİ POLİTİKAYA ALET ETMEK TARİHSEL BİR HATADIR, DİN GİBİ

Şiirleri, tartışma yazıları ve önemli şiir çevirileri ile edebiyat dünyasının hatırı sayılır edebiyat yayınlarından tanıdığımız Erdal Alova son 10 yıl boyunca çeşitli mecralarda yayımlanmış yazılarını Yaşam Kesikleri’nde topladı. Alova, yazılarında gündelik dil dışından bir çok sözcüğü kullanarak yüksek dil hassasiyeti gösteren ve bununla ilgili, geçmişi 30 yılı aşan dil tartışmalarında da yer alan bir isim. Son röportajını bundan 13 yıl önce veren şair Alova, toplu yazılarından oluşan yeni kitabı Yaşam Kesikleri’ni anlattı.

Yeni Yayımlanan kitabınız Yaşam Kesikleri’nde “Türkçe’nin söz dağarı yoksul, Batılıların zengin” yerleşik düşüncesinin, gerçekte bir yanılsama olduğunu öne sürüyorsunuz?
Ciddi bir sözlük olan Webster’ın College Edition’ına bakınca, ortalama 140.000 sözcük yer alıyor. Ama içinde Kongo da var İsmet İnönü de. Bir tür ansiklopedik nitelikte. Özel adları çıkartınca ortalama 100 bin dolayında sözcük dağarcığı. Türkçe sözcükler ise taş çatlasa 60 bin’i geçmiyor. Bul olguya hızlı bir çözümleme getirmeye çalışalım. Türkçe, “algütinant” (bitişken) bir dildir. Buna göre fiil kökü, çekimde değişmez. “Gör” her zaman “gör”dür yalnızca. Öte yandan örneğin, İngilizce flektif (bükümlü) bir dildir ve fiiller genellikle çekimlere göre değişir. “See”,”Saw”,”Seen” olur. Bunlar İngilizce sözlükte birer kalemdir. İkincisi , Türkçe ön ek almayan bir dildir, son eklerle çalışır. İngilizce’deyse pek çok önek sözcük dağarcığını zenginleştirir. Bir başka etken, bilisel ve felsefi terimlerin Batı dillerinden kaç yüz yıl önce yerleşmesidir. Hem bu terimleri hem mitolojik sözcükler, çoğunlukla Eski Yunanca ve Latince’den kaynaklanır. Bir başka önemli olgu, kimi yakın anlamlı sözcüklerin yine bu ölü dillerden türemiş olmasıdır. Latince ve Yunanca’yı, Türkçe söz konusu olduğunda Arapça ve Farsça olarak düşünelim. Biz, öz-Türkçe gibi bir kavram türetip, bu iki dilden türeyen ve sözcük  hazinesini zenginleştiren kimi sözcükleri budamışız, hatta yasaklamışızdır. Oysa İngilizler, öz-İngilizce diye bir kavram ortaya atıp klasik dillerden türeyen ve İngilizceleşen sözcükleri sözlüklerinden  atmaya kalkışmamışlardır. Görece, zenginliği sağlayan budur. Bir dil başka dillerle kaynaştığı ölçüde zenginleşir, özellikle bilim ve felsefe söz konusu olduğunda. Germen kabileleri Anglar ve Saksonlar Britanya’ya geldiklerinde 800 sözcükle konuşuyorlardı. Adam “şair tabiatlı” diyoruz, “şair-duygulu” değil. Aynı biçimde “kalpsiz” ve “yüreksiz” ayrı hatta ters anlamlara sahiptir. Bu sözcükleri isteseniz de atamazsınız. Şiddetin karşılığı öfke değildir. Şiddet, öfke, kızgınlık, hışım ayrı değerlere sahiptir ve bir arada yaşarlar.

“Dili politikaya alet etmek tarihsel bir hatadır, din gibi” diyorsunuz?
Bu cümleyi her şeyden önce, kentlerin, köylerin adlarının keyfi kararlarla, bir çırpıda değiştirilmesine tepki olarak yazdım. Ama ne oluyor? Pentimento: boyalar kalkıyor, Tarih, isimlerini geri alıyor.  Dini politikaya alet etmek ise insanların vicdanlarına yapılan bir saygısızlıktır.

“Felsefe üst dil ise, şiir alt dildir” cümlesine rastladım Yaşam Kesiklerini karıştırırken. Ben, şiirin bir üst dil olduğunu Metin Altıok’tan okuyup bunu hep öyle kabul etmiştim. Sizin bu sözünüzü hem Türkçe ile düşünme/felsefe yapma çerçevesinde hem de dillerin felsefe ve şiir bakımından anlamı çerçevesinde ele alabilir miyiz? Örneğin Fransızca felsefe için pekala “yeterli” bir dildir dediğimizde, her Fransızca bilen bunu yapabilir anlamına gelmiyor. Bu bakımdan dillerin, düşünme biçimlerimiz ve dil ürünlerimiz bakımından niteliklerini tartışmak ne kadar yerinde sizce?
“Üst dil” terimini ilk kez felsefeci Nusret Hızır’dan duymuştum. Üst dil derken felsefi terimlerle devinen, özel terminolojiye sahip bir dilden söz ediyordu, anladığım kadarıyla. Felsefe eğitimi almayan ya da felsefeyle az çok tanış olmayan birinin anlayamayacağı, yabancılık duyacağı bir dil. Buna karşılık “alt dil” terimini kullanırken, hem gündelik dilin, hem de geniş anlamıyla, bütün olanaklarıyla Türkçe dilinin altında akan bir yeraltı ırağından söz ediyorum. Bu dil, genel dilin olanca potansiyelini, esnekliğini, görüngesini, semantik bir tutarlılık içinde, müzikle verebilen bir dildir. Bir anlamda genel dilin sesli bir gölgesidir, bir şifre çözücüdür. Şiirin doğasının benimsediği bir dildir bu,  metaforik hakikati bütün giriftliğiyle yansıtmayı amaçlayan. Böyleyken, şiir dili diye ayrı bir dil varlığını öne sürmüyorum. Şiir, sözcükleri yontarak, yepyeni türetmeler yaratan bir sanat türüdür. Bu yontma eyleminde daha önce kullanılmamış sözcükler ortaya çıkabilirken, kimi sözcükler dolaşımdan çıkabilir. Dilde türetmeler gereksinimlerden doğarsa, semantik bir değer taşıyabilir. Düşünün, düşüncenin, felsefi spekülasyonunun yoğunlaştığı bir dil alanı nice sözcükler türetir ve Türkçe buna çok elverişli bir dil. Türkçe 4 türlü türetme yapabilen ender dillerden biridir. Bu türetim, şiir için, günlük konuşma için olanak sağlarken, neden felsefe için, öbür bilimler için sağlamasın? Sorun dil sorunu değildir. Öncelikle, felsefe yapma sorunudur, felsefenin popülerleşmesi, derslerin artırılması, topluma felsefenin sevdirilmesidir. Tinin Görüngübilimi diyor muyuz demiyor muyuz? Ve başka ne karşılıklar bulundu, bulunabilir. Öte yandan belli başlı Avrupa dillerinde nice felsefi terim anadilden türememiştir, büyük bölümü Yunanca’dan türetilmiştir. Diyalektik İngilizce’de de Fransızca’da da, Almanca’da da diyalektiktir. Bunun gibi nice terim için bu uluslar, aman kendi terimlerimizi bulalım dememişlerdir, diyemezler de. Beri yandan, Türkçeleştirelim derken, diyalektik için eytişim sözcüğü türetildi. Bu sözcük Platon-Sokrates diyalektiği için geçerli olabilir, ama Hegel-Marks diyalektiğini karşılamaz. Bu bakımdan, diyalektik olarak kalacaktır, ister istemez çünkü günümüzde diyalektik denince karşılıklı aytışma’yı değil, zıtların birliğini vs. Anlıyoruz, öncelikle. Sonuç olarak, felsefe ya da düşün alanında suçlu olan dil değil, düşünsel-felsefi yaşamın çektiği nefes darlığıdır. Avrupa felsefe yaptı, biz de onu aktardık ya da yorumladık. Anadolu ilkçağ materyalizmin, adaları da sayarsak Pythaporas’ın, Zenoların, Epiküros’ların doğduğu yer. Asıl incelenmesi gereken bu kopukluktur.

 

Bir de toplumsal kaynağın, öncelikle dil mi din mi olduğu sorunu var?
Bu, kaynaşma, homojenlik, çimento kavramları ünlü “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir toplum” ideolojisinin sözel araçları bir bakıma. Sınıfsal çelişkilerin varolduğu, toplumsal bunalımın ayyuka çıktığı bir toplumda, ister Fransa’da ister Kolombiya’da isterse yurdumuzda, dil ya da din yüzde yüz, kesin kaynaştırıcı, barıştırıcı ögeler olamaz kanımca. Yeni greve giden, açlık sınırındaki işçiyi, acımasız patronla ne hoca ne şair barıştıramaz kolay kolay. Onları saygıyla dinler ama taleplerini sürdürürler. Grevi yalnızca işçilerin acil taleplerinin yerine getirilmesi sonuçlandırabilir. Bu da toplumsal bir uzlaşmadır. Kız kardeşini, karısını acımasızca öldüren bir toplumda yaşıyoruz. Bu insanlar aynı dinden, aynı dili konuşan bireyler. Demek ki, sorun çok daha karmaşık ve kökler çok derinde. Bir toplumu din parantezine alıp, topyekün kışkırtmakla, hepimizin nefretini kazanan Haçlı ruhu aynı şeydir.

Şimdi bakalım, toplumsal iletişimde, işlerlikte hangi etken daha güçlü. Dünyanın “efendisi” ABD’yi ele alalım. Bu ülkede Museviler, İseviler, Müslümanlar, Zen-Budistler ve başka tarikatlar bir arada yaşıyor. Hepsinin kendine ait tapım yerleri var, adetlerini kendilerince sürdürüyorlar. Dahası, İtalyanca vs dillerini konuşuyorlar. Ama pazara, sokağa, piyasaya, resmi yazışmalara, toplantılara gelince, iletişimi kaynaşmayı, anlaşmayı sağlayan tek öge İngilizce oluyor. Dahası, İngilizce ekonomik dolaşım söz konusu olduğunda dünya dili olmuştur. Şimdi bakalım Osmanlı’ya. Bu toplumu yöneten ilmiye, mülkiye ve seyfiye (askeriye) sınıfları, sarayını ve saray edebiyatının da desteğiyle, Osmanlıca olarak bildiğimiz yapma bir dilde anlaştılar. Mülki ve askeri erkanda Rumlar, Yahudiler, Ermeniler de görev yapıyordu. Bu insanlar kendi havralarında, kiliselerinde ibadet eder, aralarında kendi dillerini konuşurlardı. Ama DEVLET-İ Aliyye söz konusu olduğunda hepsi Osmanlıca konuşurdu. Osmanlı ayanının avam olarak küçümsediği halka gelince, Türkler kendi anadillerini (vernaküler) korumuştur. Çarşıda, pazarda Türkçe konuşuluyordu. Avamdan Yahudiler, Ermeniler, Rumlar, Arnavutlar vs. Evlerinde, tapınak alanlarında Türkçe anlaşıyorlardı. Ekonomik dolaşımı, toplumsal iletişimi sağlayan Türkçe’ydi.
ALOVA-YASAM-KESIKLERI


Ulaşmak zor oldu size. Bir anlamda yeraltındasınız siz, sessizsiniz?
Herşeyden öte önce sağlık sorunları yüzünden çekildim bugünkü yalnız, köy yaşamına. Ama kenti de büsbütün dışlamadım. Sessizliği seçişimin, bir başka önemli nedeni, çok uzun bir şiir üzerinde yıllardır çalışmam. Bir-iki yıl daha çalışıp yayımlayacağım. Bu kapsamlı ve çetin çalışmayı gerçekleştirebilmem için böyle bir yaşam gerekliydi benim için. Yalnız ve gürültüden, patırtıdan uzak. Nitekim sonuçlarını alıyorum.

Nasıl çalışıyorsunuz?
Bu şiir için sürekli araştırma yapıyorum, kitaplar okuyorum evde kütüphanelerde. Tarihsel bir şiir. Notlar alıyorum bir kenara. Yüreğime, güncel zamana dokunan bir olay, bir kişi radarıma takılırsa şiire geçiyorum. Bir şairden çok bir zenaatkar, bir ressam gibi çalışıyorum, her gün düzenli olarak. Bir kez daha anladım ki esin beklemek, yaşamdan şiir çıkarmak tembel işi. Asıl esin, çalışmak, yaşamı ve tarihi şiirleştirmek. Genellikle sabah çalışırım, öğleden sonraya kadar. Şimdilerde geceleri de yazıyorum. Çalışırken iki koşulum var: sessizlik ve çay. Bugün yazdıklarım ertesi gün yeniden gözden geçiririm, son biçimini alıncaya dek çalışırım, bazen bu günlerce sürer. Ama ne önemi var bunların? Her yazarın, bir çalışma biçimi vardır kendine göre.

 Yaşam Kesikleri toplu yazılarınızdan oluşuyor. Son on yıllarda yazdığınız. Sizi kimi dergilerde zaman zaman görmek mümkün. Ancak bunlar söyleşi değil bunlar. Cumhuriyet’te yayımlanmış bir söyleşiniz var, onun da tarihi 2002. Bir tercih mi bu?
Bu benim değil, zamanımızın bir tercihi. Kim benimle söyleşmek istedi de geri çevirdim? Ayrıca kitaplarım üzerine kapsamlı bir inceleme göremedim. Bu yaştan sonra futbola başlayamam ki! Ayrıca, magazin malzemesi olmanın yaratıcılığı yaraladığı kanısındayım. Şairler, şairliklerini sessizce yapsınlar, bu yeter.

Son olarak Osmanlıca’nın ders olarak müfredata konulması için ne düşünüyorsunuz?
Osmanlı düz yazısı, şiiri kadar zengindir. Günümüz alfabesine aktarılmış, çevrilmiş o kadar değerli metinler varki. Ne yazık ki bunlar, kullanılmayan bir yazıda duruyor. Kendi adıma, eski yazıyı, Osmanlıca’yı bilmemek benim için bir yitimdir. Dahası, her edebiyatçının, tarihçinin, tarih meraklısının bu yazıyı ve dili bilmesi olumludur, hatta gereklidir. Ama her yurttaşın değil. Bu bakımdan bu dersin seçmeli olarak müfredata konması gerekir. Merak eden girsin bu derse. Söz, merak ‘a gelmişken, bütün orta öğretim yenilenmeli, çocuklar kendi meraklarına, yeteneklerine göre eğitim almalıdır. Haftada bir gün resim, bir gün müzik dersi almak, müsamere kültürünün bir yansımasıdır, boşuna israftır. Ama şu notu düşmeden geçemeyeceğim, 30’lu yıllarda ölü diller olan Latince ve Yunanca nasıl bir gecede bir kararla müfredata konulmuşsa, Batılılaşalım diye, Osmanlıca da yine bürokratik bir kararla, ansızın konuyor müfredata, eski değerlerimize dönelim gerekçesiyle. Yöntem, aynı tepeden inme yöntem. Ortada bir pentimento var, kabulüm. Çekilen boyalar dökülüyor ama altından çıkan yazılar, suretler de çoktan solmuş, zamanı, momenti geçmiş. Çocuklar arasında bir oylama yapılsa, seçmeli dil olarak Çince’yi seçeceklerine eminim. Geleceğin dili o çünkü ve de İspanyolca.

 

*BirGün, 18 Ocak 2015

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s