Türkiye’de medya izleme ya da medya dizginleme

Medyanın Önemi
Medyanın izleyici üstündeki etkileri erken dönem Amerikan kitle iletişim çalışmalarından bu yana karşımıza yaygın bir tartışma konusu olarak çıkar. Taraflar görüşlerini kaba hatları ile insan-özne ve insan-nesne yaklaşımları çerçevesinde ele alırken yıllara yayılan tartışma boyunca bu çekişmenin belki paydaş hale geldiği bir noktanın da olduğunu söylemek mümkündür: medya izleme.

Erken dönem Amerikan kitle iletişim çalışmalarında ve özellikle Katz ve Lazarsfeld’in araştırmalarında (Gitlin, 1983) temel olarak medyanın bir otorite, talimatlarına uyulan bir iktidar alanı, izleyicinin ise pasif ve çaresiz, kişilerarası iletişimin kıt olduğu insansız bir ortamın ürünü olarak ele alındığı, belirli görüşlerin izleyiciye zerk edilebileceği, izleyici kitlesinin koşullandırılabileceği, kimi durumlarda tutumlarının değiştirilebileceği kimi durumlarda da ana damar medyanın taşıdığı mesajlar ile görüşlerinin pekiştirilebileceği yaklaşımı öne çıkar. Bu yaklaşım çerçevesinde medya açıkça bir güç alanı ve kişiler üstünde tartışmasız belirleyicidir ve araştırmalar bu kabul ile yapılır. Diğer bir yandan ise bu “medya iktidarı” karşısında Habermas’ın savunduğu şekliyle aslında pasif bir kitle değil, insan-özneler olduğu kabulü ile geliştirilen, kamuoyunun diri tutulması gerekliliği teorisi ya da kamuoyunun tabandan yükselen etkisi söz konusudur (Garnham, 1992). Bu anlayış içinde medyanın kişiler üstündeki etkisi yadsınmaz fakat ona erken dönem Amerikan kitle iletişim çalışmalarının yaptığı gibi meşru bir iktidar alanı da tanınmaz. İki yaklaşım da kişiler ve medya arasında belirlenimsel bir tercihten yana argümanlar üstüne inşa edilirler fakat sonuç olarak iki yaklaşım da tartışmalı medya gücünün bir bakıma her halükarda “dikkatle ele alınması” gerektiğini gösteren yaklaşımlardır. Bu açıdan medya izlemesinin, medya etkileri tartışmasının kesiştiği bir nokta olarak ele alınması faydalı olabilir. Böylelikle izleyicinin edilgen olduğu kabulü ile doğrudan medya etkilerine yoğunlaşarak medya içeriklerinin güdümlü mesajlar haline getirilmesinin önünü açmaktan ya da sadece izleyicinin bu denklemdeki aktif rolünün altını çizerek medya içeriklerinin üretim süreçlerini görmezden gelmekten uzak bir şekilde yayın politikalarının neleri amaçlayıp, nelere sebep olabileceği, hangi saiklerle işletildiği ve hangi ideolojilere hizmet ettiği gibi konuları da tartışmaya dâhil edebiliriz. Bunun için de Habermas’ın kurduğu iletişimsel kamusal alan modelinde belirtildiği gibi kişiler arası iletişimin geliştirilmesi yolu ile oluşturulacak kamuoyunun siyasal iktidar ya da sermaye yanlısı medyanın mütehakkim niyetleri karşısında ancak kamu hizmeti yayıncılığı ile diri tutulabileceğinden hareketle (Keane, 1995) Türkiye’de kamuoyunun medya izlemesi ile nasıl bir sınır içinde tutulduğunu görmek ve kamuoyu-yayıncılık ilişkisi hakkında kısa bir değerlendirme için bir kamu kurumu tarafından yapılan medya izlemesi, izleme sonucu medya organlarına uygulanan yaptırım gerekçeleri, yayın ilkeleri çerçevesi çizen kurum düzenlemeleri ve devletin kurucu ideolojisinin bunlarla ilgili tasarrufunu ele almak üzere yakın geçmişte yaşanan bazı olaylar hakkında RTÜK (Radyo ve Televizyon Üst Kurulu) kararlarını inceleyebiliriz.
RTÜK
RTÜK, kurumun kararlarını da duyurduğu web adresi olan rtuk.org.tr’de “Radyo ve televizyon faaliyetlerini düzenlemek ve denetlemekle görevli, Anayasa’nın 13. Maddesi kapsamında üyeleri TBMM Genel Kurulunca seçilen, özerk ve tarafsız bir kamu tüzel kişiliğidir” şeklinde tanımlanan, sorumlu ve yetkili tayin edildiği bir çok faaliyetten birisi olan medya izlemeye dair kararlarını ise kendisine sosyal medya dâhil farklı kanallardan aktarılan şikâyetler ardından alan ve kararları idari yargı denetimine açık bir kurum olarak 1994 yılından beri faaliyet göstermektedir. Kurul bu tarih itibarı ile 1983 yılında kurulan Radyo ve Televizyon Yüksek Kurulu’nun yetki ve sorumluluklarının genişletilmiş bir devamı olarak yeniden yapılandırılmıştır. Görev ve yetkileri ise 6112 numaralı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun ile belirlenmiştir. Bununla beraber kurumun özerk kimliği ve kararlarına mesnet oluşturan yetki düzenlemeleri ise ilgili kanunun 7. maddesi ile düzenlenen “Olağanüstü Dönemlerde Yayınlar” maddesi ile şöyle sınırlandırılmıştır: “Savaşlar, terör amaçlı saldırılar, doğal afetler ve benzeri olağanüstü durumların ortaya çıkardığı kriz zamanlarında da ifade ve haber alma özgürlüğü esas olup, yayın hizmetleri önceden denetlenemez. Ancak milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde yahut kamu düzenini ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda Başbakan veya görevlendireceği bakan geçici yayın yasağı getirebilir.” Bu anlamda RTÜK izleyici ve dünya arasında medya tarafından yaratılan sahte-çevreyi (pseudo-environment) ya da haberlerin belirli medya organlarınca nasıl yorumlanarak aktarıldığını inceleyen (Downing&Husband, 2005) bağımsız, profesyonel bir medya izleme örgütünün aksine siyasal iktidar ve devletin hamiliği altında ve onun çıkarları toplamında medya izlemesi yapan bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. 6112 sayılı kanunun izleyen maddelerinde çizilen çerçeve de bunu bir ölçüde açıklar nitelikte, kanunun “Yayın Hizmeti İlkeleri” başlığı altında yer alan 8. Madde’sinin bizim açımızdan anlamla olan bazı hükümleri şöyle:
• (1/a) Türkiye Cumhuriyeti Devletinin varlık ve bağımsızlığına, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı olamaz.
• (1/d) Terörü övemez ve teşvik edemez, terör örgütlerini güçlü veya haklı gösteremez, terör örgütlerinin korkutucu ve yıldırıcı özelliklerini yansıtıcı nitelikte olamaz. Terör eylemini, faillerini ve mağdurlarını terörün amaçlarına hizmet eder şekilde sunamaz.
• (1/f) Toplumun millî ve manevî değerlerine, genel ahlaka ve ailenin korunması ilkesine aykırı olamaz

RTÜK Karar Mekanizması
6112 sayılı kanun ile özerk olarak ve genişletilmiş yetkiler ile yeniden yapılan RTÜK’ün çalışma esaslarını belirleyen kanunda yıllar içince birçok değişiklik yapılmış, özellikle de Avrupa Birliği (AB) uyum süreci çerçevesinde kurum standartlarında evrensel düzenlemeler yapmak amacıyla bir dizi yeni hükümler getirilmiştir. Ancak buna rağmen kanunun hükümleri çoğunlukla yayınlar bireysel hakları değil devleti ilgilendirdiği ölçüde işletilmiştir. Bireyleri ilgilendiren kararları ise ya “kamu görevlisi” kişilerin itibarlarını korumaya yönelik ya da LGBTİ (Lezbiyen, Gey, Biseksüel, Transeksüel, İnterseksüel) gibi “Türk aile yapısına uygun olmayan” kişilerin temsillerine bağlı şikâyetler ardından yaptırım uygulayan türde olmuştur. RTÜK kararları incelendiği zaman farklı etnik yapıların, mezhepler ya da siyasi görüşlerin eşit temsiliyetini sağlayacak kararlara rastlanamazken, egemen değerlerin korunmasına yönelik bir dizi karar görmek mümkün. Öyle ki logo tescili, yayın ruhsatı, frekans tahsisi gibi işlemler için alınan kararların dışında bir çok karar ve bu kararların gerekçeleri uluslararası kamuoyunda da tepki çekmiştir. Zira RTÜK “ulusal güvenlik” gerekçesi ile evrensel yayın ilkeleri ile hareket ettiği geniş ölçüde kabul gören BBC’nin Türkçe yayınlarına sınırlama getiren kararlara dahi imza atmıştır.

Örnek kararlar
Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol
RTÜK’ün 22 Nisan 2015 tarihide onlarca kanala uyarı ve para cezası yaptırımına hükmen aldığı bir dizi karar yukarıda çerçevesi çizildiği şekli ile yine “devletin bekasını” koruyucu niteliktedir. Bu tarihte alınan kararları hazırlayan süreci şöyle özetlemek mümkün: 31 Mart günü Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol isimli DHKP-C üyesi silahlı iki kişi 2013 yılında İstanbul’da başlayım tüm yurtta geniş katılım il karşılık bulan Gezi Direnişinde polislerin kullandığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu yoğun bakıma alınan, 269 gün boyunca komada kalan, komada kaldığı süre boyunca kilo kaybederek 15 yaşında 16 kiloda hayatını kaybeden Berkin Elvan’ın davasında görevli savcı Mehmet Selim Kiraz’ı İstanbul’da bulunan Çağlayan Adliyesi’ndeki odasında rehin aldı. Berkin Elvan davasının, üstünden geçen zamana rağmen ilerlemiyor olması bu eylemin gerekçesi olarak gösterildi. Yayla ve Doğruyol eylem sırasında savcı Kiraz’ın odasından Twitter kullanarak mesajlar yayınladılar ve Berkin Elvan’ı öldüren gaz fişeğini atan polislerin isimlerinin açıklanması durumunda savcı Kiraz’ı serbest bırakacaklarını duyurdular. Aynı esnada TV kanalları ve kimi medya çalışanları sosyal medya hesaplarından eyleme ilişkin aktarımlarda bulunurken olayı “terör eylemi” olarak duyurdu. Yayla ve Doğruyol’un savcı Kiraz’ın odasında DHKP-C bayrakları önünde savcının başına silah dayadıkları anın fotoğrafları yine kendi Twitter hesapları üzerinden yayınlanmış ve bu fotoğraflar çoktan haber bültenlerindeki yerini de almıştı. Haber bültenleri ayrıca hazırlıkları tamamlanan bir “kurtarma operasyonuna” da yer veriyordu. Saatler ilerledikçe Yayla ve Doğruyol’un taleplerinin karşılanmayacağı daha da netleşti ve operasyon gerçekleşti. Eylemcilerin attığı son tweet “Halkımız sizi çok seviyoruz” şeklinde oldu. 8.5 saat süren olay ardından savcının odasından “kurtarılan” kimse olmadı. Savcı Kiraz’ın sedye üstünde ambülansa getirildiği anın görüntüleri TV kanallarından yayınlandı. Haber bültenlerinin büyük bir kısmında yaşananlar sonuç olarak “İki terörist ölü olarak ele geçirildi, savcı Kiraz ise şehit edildi” şeklinde aktarıldı. Çok geçmeden ise yaşananlar ile ilgili yayın yasağı getirildi. RTÜK yasağı şöyle duyurdu: “6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanunun ‘Olağanüstü dönemde yayınlar’ başlıklı 7. Maddesi ‘milli güvenliğin açıkça gerekli kıldığı hallerde yahut kamu düzeninin ciddi şekilde bozulmasının kuvvetle muhtemel olduğu durumlarda, Başbakan veya görevlendireceği bakan geçici yayın yasağı getirebilir’ hükmüne istinaden, Başbakanlıkça 31.03.2015 tarihli ve 41654118-951-0107/00504 sayılı yazı ile 31.05.2015 tarihinde İstanbul Çağlayan Adliyesinde yaşanan olaylarla ilgili olarak geçici yayın yasağı getirilmiştir.”
Getirilen yayın yasağı ardından gazete ve televizyonlar gelişmeleri detay vermeksizin daha kaba hatları ile ele almaya fakat gelişmeleri de aktarmaya devam etti. RTÜK ise haberler ile ilgili izlemesine bağlı kararları 22 Nisan tarihinde duyurdu. Buna göre yaşananları haberleştirirken kanunun ilgili maddelerini ihlal ettiğine hükmedilen televizyonlara on kadar ikaz cezasına ek olarak sayısı yirmiye varan para cezası kesildi. RTÜK denetlemesini “haber alma özgürlüğü” önünde bir engel olarak gören kanalların haberleri vermeyi durdurmaması birden fazla para cezası almalarını da beraberinde getirdi.
IMC Televizyonu hakkında verilen kararlar da bu niteliktedir. RTÜK’ün IMC Televizyonu hakkında, yapılan her haber için ayrı ayrı “İdari para cezası yaptırımı” uygulanması yönünde aldığı kararların gerekçelerinden bir tanesi (Toplantı:2015/19 Karar:47) şöyle: “Yayına ilişkin video ve deşifre kayıtlarının incelenmesi neticesinde; Cumhuriyet Savcısı Mehmet Selim Kiraz’ın başına silah dayalı şekilde gözüktüğü fotoğrafın çok kereler ekrana getirildiği belirlenmiştir. Medyanın haber verme özgürlüğünün olduğu kadar halkın da haber alma özgürlüğünün olduğu muhakkaktır. Ne var ki, söz konusu fotoğrafın verilmek istenen haberin esaslı unsuru olmadığı, fotoğraf olmaksızın haberin ve habere ait detayların da ekrana getirilebileceği, fotoğrafın ekrana getirilmesi ile ceza yargılama süresi olan ve devlet adına soruşturma görevi yapan bir savcının rehin alınmasının terör örgütünün güçlü olduğu kanısını uyandırarak halkta korkutucu ve yıldırıcı etkisinin olacağı değerlendirilmiş ve bu nedenle 6112 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin ihlal edildiği tespit edilmiştir. Bu itibarla, söz konusu kuruluşa 6112 sayılı Kanunun 8 inci maddesinin birinci fıkrasının (d) bendinin ihlali nedeniyle, Kanunun 32 nci maddesinin birinci fıkrası hükmü uyarınca, anılan Yayın Kuruluşu hakkında “İdari Para Cezası” yaptırımının uygulanması gerektiği kanaatine varılmıştır.”
Yayınlara ilişkin alınan kararların bir kısmı uyarı ile sınırlandırılırken büyük bir kısmı ise İMC Televizyonu örneğinde olduğu gibi üst sınırda para cezası yaptırımına hükmediyordu. Bu farka sebep olan şey ise kimi kanalların yayın yasağı olmasına rağmen haberlerde bu yaşananlara yer vermesi oldu. Yani yayın yasağı ve yayınların mahiyeti iki farklı izleme ve yaptırım konusu olarak ele alınmış oldu.
Cumhuriyet, 1 Nisan 2015

Sözcü, 1 Nisan 2015
RTÜK tarafından birden fazla yaptırım uygulanmasına karar verilen medya organları ile sadece uyarı cezası verilmesine hükmedilen kanallar arasındaki fark gazete manşetlerinde de kendini göstermişti. Gazetelerin tamamına bakılınca manşetlerin ağırlıkla “devletin ne hale geldiği” ve “terör” şeklinde iki ana hat üzerinde yoğunlaştığı görülüyor. Bununla beraber Cumhuriyet gazetesi olayın yaşandığı günün ertesinde 1 Nisan tarihli nüshasında Yayla ve Doğruyol’un savcının odasında çekilmiş fotoğraflarını herhangi bir müdahale yapmadan olduğu gibi kapağa taşımış ve “Karanlığa girdiğimiz gün” manşeti ile olayın detaylarını olabildiğince aktaran bir sayfa düzeni ile çıkmıştı buna karşılık aynı gün Sözcü gazetesi tarafından Yayla ve Doğuyol’un paylaştığı ve RTÜK tarafından da yayınlanması uygunsuz görülen fotoğrafta bir oynama yapılarak, “terör örgütünün güçlü olduğu kanısını uyandırarak halkta korkutucu ve yıldırıcı etkisinin olacağı” kısımları kırpılmış ve gazete “Devlet savcısını koruyamadı” manşeti ile çıkmıştı.
Bu örnekler ışığında, Yasemin İnceoğlu’nun bir gazete için hazırladığı makalesinden aktararak söylemek gerekirse, “batılı demokrasilerde ‘bekçi köpeği’ olarak tanımlanan basın, yasama-yürütme-yargının, kamu adına eleştirilmesi hatta denetlenmesi amacıyla dördüncü kuvvet olma iddiasıyla ortaya çıkmışken, 1980’lerde neo-liberal politikalarla birlikte medya patronlarının kişisel çıkarlarına yön vermeye başladığı bir ortamda medya bu işlevini zaman içinde kaybetmeye başladı”, siyasal iktidarın sermaye yanlısı politikaları ve kapitalist medya çıkarlarının kesişiminin yoğunlaştığı böyle bir durumda Türkiye özelinde medyanın kamu adına işlemesi gerekliliğinde yaşanan pürüzlerin bir anlamda bir dil sorunu olarak masaya yatırılması da olağandır. Zira Türkçe’de ‘kamu’dan anlaşılan devlete (state) değgin iken aslında terim karşılığı halka (public) ilişkin olana işaret eder. Kısa bir karşılaştırmalı tercüme ile örneklemek gerekirse Türkçe ifade ile “kamu adına eleştiri”nin karşılığı yine Türkçe alımlananın İngilizce karşılığı olarak “critic for the sake of public” olması gerekirken bu “critic for the sake of state” şeklindedir. Bu bakımdan medyanın devlet öğretisi içinde konumlanmasının Türkiye özelinde bir anlamda bir “medya geleneği” olduğunu söylemek ne ölçüde mümkün, bunun tartışması bir yana, aslında RTÜK örneğinde aktardığımız biçimiyle yapılan medya izlemesi de her halükarda böylesi bir medya geleneği inşasına hizmet etmektedir. Bu medya geleneğinin en azından ana akım medya için koşulsuz geçerli olduğunu söylemek ise tartışmasız mümkündür. Örneğin Türkiye gazeteleri arasında amiral gemisi olarak bilinen ve tirajları dört yüz binlere varan Hürriyet gazetesinin eski genel yayın yönetmenlerinden (2009-2014) Enis Berberoğlu 10 Mayıs 2015 tarihli Bugün gazetesine verdiği röportajda şunları ifade etmişti: “ Hürriyet Anayasal düzenin tarif ettiği sınırlar içerisinde bir gazete yapmayı kabul etmiştir.” Gazetenin sloganının ise “Türkiye Türklerindir” olduğunu akılda tutmakta fayda var. Aynı gazetenin bağlı bulunduğu medya grubu olan Doğan Grubu da Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol örneği süreci içinde benzer bir tutum sergileyen bir açıklama yapmıştır. Grubun çalışanlarından televizyoncu Mirgün Cabas’ın “kurtarma operasyonunun” henüz başlamadığı saatlerde kişisel Twitter hesabından yaptığı bir paylaşım geniş bir kesimin rahatsızlığına sebep olunca Doğan Grubu normal koşularda mutat bir şekilde kamuoyu ile paylaşmadıkları bir Yayın İlkeleri Kurulu toplantısı duyurdu. 2 Nisan tarihli kurul kararlarında gruba bağlı medya organlarında haberin ele alınış biçimleri hakkında yapılan değerlendirmeler sonucunda Mirgün Cabas dolaylı olarak mahkûm edilirken, karar metninde kendileri hakkında da kısa bir öz eleştiriye yer verildi. Kurul daha sonra karar metnini devlete bağlılıklarını ifade eden şu cümle ile bitirdi: “Doğan Yayın İlkeleri Kurulu olarak her türlü terör ve laneti kınarken Şehit Savcı Mehmet Selim Kiraz’a Allah’tan rahmet, yakınlarına adalet, camiamıza ve milletimize baş sağlığı dileriz.” Yayın ilkelerini (codes of practice) (Downing&Husband, 2005) kendi içinde de devletçi bir medya izlemesi çerçevesinde belirleyen ve işleten böylesi bir medya geleneği de doğal olarak medya firmalarının büyüyüp uluslararası kapitalist organizasyonlar şeklinde makro kamusal alanlar (Keane, 1995) teşkil ettiği durumlar da dahil olmak üzere, ulus inşa sürecinin önemli bir unsuru olarak ve egemen ideolojinin perçinlenmesi, mihraklarından uzak tutulması bakımından hayli işlevsel bir formasyon olarak karşımıza çıkar. Bu bakımdan Fikret Başkaya’nın 6 Mayıs 2015 tarihinde konuşmacı olarak katıldığı bir konferansta yaptığı şu tarif üzerinden değerlendirmek gerekirse: “Egemenlik şiddet demektir. Mülkiyet de şiddetle elde edilir ancak sürekli-şiddet olamayacağından ideoloji devreye girer ve meşruluk temeli yaratan bir fikirler sistemi kurulur. Bu egemen ideolojidir. Egemen ideolojinin bir zaafı ya da kitlelerde bu ideolojiyi içselleştirmede bir sorun olduğu durumda zorlama bir girişim devreye girer: resmi tarih Resmi tarih toplumda hafıza kaybı yaratır. Bir karartma operasyonudur. Karartır ya da parlatır. 2. Dünya savaşı hızla geçilir ve sadece Çanakkale savaşı anlatılır örneğin. Resmi tarih geçmişin “kirli” taraflarını atlar ve yeni tarih versiyonları üretir. Bunun için yalan, tahrifat ve adıyla çağırmamaya başvurur. Yok sayar. Boşluk yine de doldurulamazsa devreye polis, savcı, hâkim ve hapishaneler devreye girer: egemenlik sistemi.” Medya da, RTÜK pratiğinde aktarıldığı gibi bir tür medya izleme vasıtası ile kontrol altında tutulduğu ve egemenlik sistem olarak resmi milliyetçiliğin (Anderson, 2014) bir parçası olduğu sürece egemen düzen sürecektir. Yine karşılaştırmalı bir tercüme ile ifade etmek gerekirse “media monitoring” karşılığı olarak kullandığımız “medya izleme” aktardığımız örneklerde belki de daha çok “media restraining” yani medya dizginleme olarak uygulanmaktadır. Öyle ki RTÜK kısa süre içinde Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol’a ilişkin görüntülerin uygunsuz bulunmasına ilişkin bir dizi karara imza atarken, eylemcilerden Yayla’nın cenazesine “bu topraklarda yeri olmadığı” gerekçesiyle saldıran ve ailesine Yayla’nın mezarını açıp ölü bedenini “köpeklere yedireceği”, “dereye atacağı” tehditlerini savuran ilçe halkının, cenazeyi taşladıkları anların yayınlanan görüntüleri hakkında hiçbir işlem yapmamıştır. Ulus inşasında önemli kodlar teşkil eden milliyetçi sloganların resmi tarih öğretisi bakımından meşruiyeti ilgili kanunun herhangi bir maddesince sakıncalı bulunmamaktadır. Yayla örneğinde egemen ideoloji olarak resmi milliyetçilik bununla da yetinmemiş, Yayla’nın ailesi herhangi bir koruma bulamadığı için oğullarının cenazesini korumak için mezara beton döktürmüştür. İlerleyen günlerde mezarı ziyaret etmek isteyen birçok kişi ise gözaltına alınmıştır. Bu noktada dikkat çekilmesi gereken bir nokta ise RTÜK kararlarının yazılması aşamasında sergilenen “titizlik”. Zira egemen ideoloji orada da devreye girer. RTÜK tarafından alınan onlarca kararda Şafak Yayla ve Bahtiyar Doğruyol’un adları hiçbir şekilde hiçbir kararda anılmaz. Fikret Başkaya’nın aktardığı şekilde “yok sayar”. RTÜK bu anlamda belki de “medya dizginlemesi” yolu ile bir resmi tarih yazıcısı görevi de ifa eder. Sonuç olarak 6112 sayılı kanunun temel işlevi dışında kalan ve AB uyum süreci çerçevesinde sonradan eklenen evrensel ilkelerin işletilmemesi durumunu “milli çıkarlar” ile açıklayan İoannis N. Grigoriadis’e kulak vermek gerekirse: “Yunan ve Türk milliyetçiliği, düşünüldüğünden daha fazla ortak yön barındırır. Her ikisinin de din sorununu ele alış biçimi, ulus inşası sürecinde bir dönüm noktasıdır. Bu iki devletin neredeyse yüz yıllık bir arayla seküler bir hareket noktasından yola çıkarak nihayetinde dinle uzlaşma noktasına nasıl geldiğinin altını çizer. Bu uzlaşmada din önemli sembolik kaynaklar ve toplumsal kaynaşma sağlarken, milliyetçilik de dini araçsallaştırır ve milli çıkara hizmet etmesi için evrenselci yönlerini bertaraf eder.” (Grigoriadis, 2013)

Kaynakça
• Anderson, Benedict 2014. “Hayali Cemaatler” İstanbul: Metis
• Downing, John & Husband, Charles 2005. Representing Race. Sage Publications
• Gitlin, Todd 2008. “Medya Sosyolojisi: Egemen Paradigma” içinde İletişim Çalışmalarında Kırılmalar ve Uzlaşmalar, Der. Sevilay Çelenk. Ankara: De Ki
• Garnham, Nicholas 1992. “Medya ve Kamusal Alan” içinde Habermas ve Kamusal Alan, Der. Craig Calhoun. Cambridge MIT Press. Çev. S. Alakuş – H. Tuncel. S.359-376
• Grigoriadis, İoannis N. 2014. “Yunan ve Türk Milliyetçiliğine Dini Aşılamak” İstanbul: Koç Üniversitesi Yayınları
• Keane, John, 1995. “Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümleri” içinde Medya Kültür Siyaset, Der. Süleyman İrvan. Ankara: Paharmakon

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s